29.12.07

Oh be! Anlatıyorum işte!

Daha önce yazıştığım, tanıştığım herkese blog davetiyelerimi de gönderdim ama yorum bırakanlardan çok eksik var tabii. Uğraşıp, bloglarına tek tek girip mail adreslerini alıp onlara da davetiye gönderebilirim ama daha ne kadar yazacağımı bilmiyorum.
Teoman'la ilgili bir haber yazdığımda yorum sayısının rekor düzeye çıkması ve bırakılan yorumlar bana hayatımın tek amacı ve mutluluk kaynağı Teoman'ın yanımda olmasıymış veya en azından öyle olmalıymış hissini uyandırıyordu. Ama ben Teoman için çok üzülsem de, şu anda elimden bir şey gelmediği için kahrolsam da, herkese duyurmak istemesem de, evlendim ve bunları da anlatmak istiyorum!
Düğün dernek yapmadık zaten, aile ve çok yakın arkadaşların davetli olduğu, nikah dairesinde bir tören, sonrasında hep beraber bir öğle yemeği. 20 kişiydik. Aile kontenjanından Shrek'in annesi, babası, kızkardeşi, onun arkadaşı, benim annem, ablam, eniştem, yeğenim, dayım, yengem; arkadaş kontenjanından benim liseden iki, üniversiteden bir arkadaşım, Shrek'in da hayatının çeşitli dönemlerinden beş arkadaşı vardı. Shrek'in annesi birkaç kez "hayatımda gördüğüm en samimi, en hoş nikah töreni oldu" dedi, "hep böyle neşeli, mutlu geçsin ömrünüz inşallah" diye ekledi. Gerçekten de çok hoş oldu. "Hadi evlenelim bari, hem evleri birleştiririz artık" diye başlayıp küçük ama tüm bileşenleri tam olan bir nikah oldu. Alyans, nikah şekeri, düğün pastası, beyaz elbise, beyaz çiçek, hatta ilk gece için özel program:)
Önce gidip 25 Aralık saat 12'ye Sarıyer Nikah Dairesi'nden gün aldık, Sarıyer Orduevi'ne de 12.30'a da 20 kişilik yemek rezervasyonu yaptırdık. Orduevi deyince gözünüzde farklı bir şey canlanabilir; orası lüks bir restorandan farksız, tam deniz kenarında bir yerdir. İkimiz de çocukken özel günlerde bir tek oraya yemeğe gidermişiz.
Sonra bir gün işten öğlen vakti kaçıp Shrek'le buluşup alyans seçmeye gittik, herhalde 100 çeşit arasından eleye eleye 1 saat uğraştık ve sonunda görebileceğiniz en klasik modeli seçtik:)
Ben kırık beyaz, diz altı boyunda, şık ama günlük bir elbise hayal etmiştim. Tabii İstanbul'un hemen hemen bütün dükkanlarını dolaşmama rağmen öyle birşey bulamadım. Üstelik şu aralar yine 42-44 arası bir bedende olduğum için bulsam bile içine sığma ihtimalim oldukça düşüktü. Sonunda kumaş alıp diktirdim, ve tam hayalimdeki gibi oldu:)
25 Aralık'ta kar bile yağabilir, elbiseyle evden arabaya kadar bile donabilirim düşüncesiyle beyaz bir de palto aldım (hep isterdim zaten, bahane oldu).
Nikah şekersiz nikah olur mu?! Elbette hayır:) Önce Çağla bana Kapalıçarşı'dan ekru renkli organza keseler aldı. Ben de birkaç gün dolaştıktan sonra Tahtakale'deki Şark Han'da tealight mumluklar buldum. Mumluklar keselere sığmadı ama iki dükkan sonra daha büyük süslü keseler buldum. Birkaç gün sonra Hera'yla buluşup Hacı Bozanoğulları'ndan badem şekeri aldık, onun eve gidip şekerleri hazırladık. Hem hazırlar hem yeriz, hem de eğleniriz diye hayal etmiştim, ikram ettiği başka şeylerle tıka basa hem karnımızı hem gözümüzü doyurduğumuz için şekerleri yemedik ama çok eğlendik, çok güldük. O gün hepsinin hazırlanmasını bitiremedik ama Hera ertesi gün bitirip bana getirdi; ben de içine printerden çıkardığım, isimlerimiz ve tarih yazılı kağıtçıkları koydum, gazetelik olarak kullandığım sepetimin içine dizdim.
Gelin çiçeğimi de Hera hediye etmek istedi.) Birlikte gittik ki ben seçeyim. Ben yine olabilecek en klasik şeyi seçtim, beyaz gül goncalarından top şeklinde bir buket:))
Düğün pastamızı Dolce'den ısmarladım. Bir süre önce şirketteki müdürlerden biri genel müdürümüzün doğumgünü için oradan bir pasta getirtmişti, toplantı sırasında küçük bir kutlama yapıp onu yemiştik. O zamandan beri oradan pasta ısmarlamak için bahane çıkmasını bekliyordum sanırım. Şeker hamurlu pastalar çok güzel görünüyor ama Shrek içlerini sevmiyor. Dolce'ninkiler ise incecik bir pandispanya ile hazırlanıyor ve üstü bir sürü kalp şeklinde kurabiyeler, parlak drajeler, organza çiçeklerle süslü. İçi de beyaz çikolatalı, badem kremalı ve çilekliydi. O kadar parayı ancak bu kadar özel bir günde gözden çıkarabilirdim zaten, ama ablamlar üstlenmek isteyince de memnuniyetle kabul ettim doğrusu. Ablamlar sabah alıp yemekten sonra servis edilmek üzere orduevine bıraktılar. Hem görüntüsü, hem tadıyla çok başarılı oldu. Hatta birkaç dilim arttı, garsonlar masaya bir tabakla bıraktılar. Sonra çıkarken onu yanımıza almadık diye hala hayıflanıyorum.
Shrek'in kardeşi ve erkek arkadaşı ise bize evlilik hediyesi olarak Sumahan'da bir gece hediye ettiler. Önce ne gerek var, biz evde rahattık, ne yapacağız orada filan dedik ama gidip yerini, manzarasını görünce hepsini geri aldık. Çengelköy'de 15-16 odalı bir butik otel. Deniz kenarında, bahçe süitlerinden birinde kaldık. Alt katında bir L kanape, karşısında şömine ve müthiş bir Boğaz manzarası, üst katında yatak ve hamam havasında bir banyo. Önce biraz fotoğrafçılık oynadık, sonra banyoda ısındık (hayatımda ilk defa kurnadan hamamtasıyla su dökünerek yıkandım), şömineyi yaktırıp oda servisinden akşam yemeğimizi aldık. Sonra da tam 11 saat uyuduk! O 200 kişilik düğünlerle evlenenlerin haline acıdım valla, biz 20 kişiyle, bizbize bu kadar yorulduğumuza göre kim bilir onların hali nasıldır...
Anlatmadığım bir detay kaldı mı acaba? Ah tabii, bir de fotoğrafçımız vardı. Shrek fotoğrafçılık okuyan üniversiteli bir gençkız ayarlamış. Önce eve geldi, birkaç poz çekti; sonra bizi arabasıyla nikaha götüren arkadaşımız hepimizi aldı, yol üstünde durup deniz kenarında da biraz çekim yaptı. Yemek sonuna kadar bizimleydi, yemekte de bizimle oturdu, bir yandan sohbet ettik, bir yandan fotoğraf çekti, çok hoşumuza gitti. Daha fotoğrafları almadık, umarım onlar da hoşumuza gider.
İşte böyle. Salıdan beri de Shrek'in evinden eşye taşıyıp/taşıtıp yerleştirmeye çalışıyoruz. Bir odayı da Süzmebal için hazırlıyoruz. Evin en küçük odası ona kaldı ve eski odasından küçük, ama eski odasını babası kendi eşyalarının bir kısmını saklamak için de kullanıyordu, iki koca raf -ki onlar şimdi kapalı balkonda ardiye görevi görüyorlar-, iki kitaplık -onlar şimdi TV/oyun odasında-, ve bilgisayar masası -kapının önüne kondu bile- vardı. Yine de taşınmadan önce ona o odayı gösterdiğimizde dudakları büküldü. Ben de avutmak için neşeli neşeli "aa ama şimdi buranın perdesi çiçekli, hiç erkek çocuklarına göre değil, yeni perde yapmamız lazım. ne renk perde istersin, söyle bakalım" dedim, "sarı" dedi. O yüzden dün önce Bauhaus'a, sonra Dodanlı'ya, bugün Çilek'e, Taç'a gidip perde-halı-yatak örtüsü aradım. Hani çocuklarını büyütürken aradıklarını bulamayan anneler kendi işlerini kurup o bulamadıkları şeyleri sunuyorlar ya, ben de 8-12 yaş erkek çocuk odası aksesuarları mı yapsam, nedir? Bulunan ürünlerin çoğunluğu kızlar için yapılmış, pembe çiçekli ya da Barbie'li. Erkek çocuk için olanlar da çok daha küçük yaş grubuna uygun, penguenler, filler ya da Spiderman olmak zorunda! Gerçi haksızlık etmeyeyim, Çilek'te güzel halılar, yatak ötrüleri var, ama çok pahalı. Eski zamanlarımda olsa, hiç düşünmeden Çilek'ten alırdım ama kredi borcunun gözü kör olsun, öbür ev de satılmadı gitti! Sonunda kenarları sarı, ortasında mavi deniz üstünde yüzen kırmızı gemili küçük bir halı buldum. Yatak örtüsü olarak sarı üstüne yeşil kareli battaniye (ranzası olduğu için iki tane), perde yerine de sarı jaluzi. Çocuk odasında jaluzi mi olurmuş demeyin, balkon kapısı ve yanında pencere olduğu ve pencere masa dayalı olduğu için böylesi çok daha güzel duracak. Önü açık olsa iki tarafından perde sallandırıp ortasına tül koyarsınız, olur, ama önünde masa olunca böylesi çok daha güzel olacak. Neyse, fotoğrafını koyarım sonra. Ranza ve raflarının rengi kızıl kahve değil de açık renk olsaydı çok daha güzel dururdu tabii ama böyle de güzel. Lambası da sarı-lacivert bir tahta uçak. Hele bir herşey yerini bulsun, ondan sonra bir Ikea turu paklar bizi. Yatağın üstüne büyük pelüş oyuncak, duvara belki file cepli kule veya başka bir şey...
Ya, işte böyle.
Anlattım, rahatladım.

28.12.07

Annemin Bandırma Denemesi

Niye daha önce aklıma gelmedi ki bu?! Hayatımda olanları kimsenin okumasını istemediğim için yazmıyordum; oysa bu bir günlük... Sonunda bir tek benim (ve birkaç arkadaşımın) okuyabileceğim şekilde ayarladım, oldu bitti.
Geçen Salı, yani 25 Aralık'ta Shrek'le evlendik. Hazırlıkları, heyecanımı yazamamış oldum. Hem herkese (ve keyfimi kaçırabilecek insanlara) duyurmamak için, hem de galiba Teoman'a kavuşamadığım için yıkılmak yerine neşeyle evlilik hazırlıkları yaptığım için duyduğum suçluluktan.
1-2 haftadır evleri birleştirmek için uğraşıyoruz ama sonunda dün adamlar geldi, Shrek'in evindeki herşeyi taşıyıp benimkine (artık bizimkine) getirdiler. Süzmebal'ın odası ve oturma odası (daha doğrusu çocukların oyun/TV/film/Playstation/Wii odası) yapacağımız yer şu anda kolilerle dolu. Gökhan dağınıklık sinirlerimi bozdu zannediyor ama aslında bugün annemin Teoman'ı görmeye Bandırma'ya gitmiş ve göremeden ve babaanne tarafından üstüne yürünmüş olarak geri dönmüş olması sinirlerimi bozdu. Kendimi uyuşturmak için önce bir bira içtim, sonra blogun ayarını değiştirip oturup bunları yazmaya başladım, sonra baktım iyi gidiyor, gidip yılbaşı hediyelerinin içinden çıkan bir kutu bisküviyi aldım yanıma. Çikolata kaplı bisküvi bile çok kısa süre işe yarıyor ama.
Teoman hala her hafta öğretmenine hafta sayıp "... hafta oldu, annem yine gelmedi" diyormuş. Ben onu alabilmekten umudumu kesip tedbir kararıyla ayda iki haftasonu görebilmeye razı olsam, bu mümkün olurdu herhalde, ama annesinin artık gidip onu Erdek'ten alıp sonra geri bırakacak gücü kalmadı. Ben evlilik hazırlıklarıyla meşgul, kendimi oyalıyor ve muhtemelen çatışmadan kaçınıyorken, annem sabırsızlıkla bugünü bekliyordu; gidip Teoman'a durumu anlatacak, hem beklemesini kolaylaştıracak, hem özlem giderecekti. Müdür Bey babasının yazı verdiğini, gösteremeyeceklerini söylemiş; öğretmen suratı kağıt gibi beyaz, Teoman'ın gelip ona "... hafta oldu annem gelmedi" deyişini anlatmış, "yüreğim parçalanıyor" demiş; babaanne gelip "sen ne edepsiz kadınsın" diye bağırarak üstüne yürümüş, müdür yardımcısı ayırmış; sonra babanne telefonunu annem uzatıp "oğlum konuşmak istiyor" demiş, annem konuşmak istemeyince müdür yardımcısı telefonu almış, kapattıktan sonra da "mahkemenizi geri çekerseniz çocuğu gösterecekmiş" diye aldığı mesajı iletmiş. Tehdit ve mala zarardan ilk cezasını aldı, paraya çevrildi tabii.
Böyle rahat oluyormuş. Başka kimseni okumayacağını bilince giriş-gelişme-sonuç düşünmeye gerek kalmıyor; havalı başlık bulmaya da gerek yok.

4.12.07

Kararın 16'sında yazılmadığını sonraki salı imzadan çıkmayınca anladık, sonraki hafta sonunda ancak imzadan çıktı. Gayet güzel yazılmış aslında, sürpriz yok.
Ancak uygulamanın temyiz sonucunu bekleyip beklemeyeceği veya tedbirin karar kesinleşene kadar geçerli olduğu konusunda bir ibare yok. Hakim hemen icraya konulabileceğini düşünüyormuş. Ama benim avukatım ve danıştığım birkaç avukat, çocuk teslimine ilişkin kararların aile ve şahsın hukukuna ilişkin ilamlar grubuna girdiğini, bu gruba ait ilamların da kesinleşmeden icraya konulamadığını söylediler.
Öte yandan AİHM'de çalışan arkadaşıma göre, karari veren hakime durum anlatilarak ek karar cikartmasi istenebilirmiş. Bu olayda zaten kanun geregi velayet annede oldugu icin temyiz basvurusunun icrayi durdurmadiginin yazilmasi istenebilir diyor. Velayet babadayken simdi anneye verilme karari alinmis olsaydi, o zaman temyize gidilir ve Yargitay karari beklenirdi. Bu olayda velayet degisimi olmadigi icin, hemen teslim alinabilir diyor. Ama önemli olan icra hakiminin ne düşüneceği ve bunu hala bilmiyoruz.
İşte bu yüzden sesim çıkmıyor... Kızgınım, haksızlığa uğramış hissediyorum. Tedbir geçerli mi, icraya koyabilecek miyiz derken iki aydır ayrı kaldığıma mı, yoksa yeni hayatımız üstüne o kadar plan yapmışken 6 ay daha süreceğine mi daha çok üzüldüğümü bilmiyorum.
Ayrıca hep üzüntülü şeyler anlatmaktan, bu sürekli trajedik durumlar içinde olma durumundan ve kendimden çok sıkıldım.
Ben bir süre yazmayacağım galiba.
Önemli bir şey olursa yazarım.

16.11.07

Aklın Kaçış Yolları

Evet, mahkeme kararı ancak bugün yazıldı, Salı'ya imzadan çıkarmış, sonraki tebliğ-icra-itiraz döngüsünden ne zaman çıkacağımızla ilgili bir tahminde bulunamıyorum. Geçen hafta annem aramış Teoman'ın öğretmenini, iyimiş ama öğretmene "annem dört haftadır gelmedi" demiş, kadın da "işi çıkmıştır, annen seni asla bırakmaz" demiş. Gerçeği bildiği halde söylemediği için öğretmene mi kızayım, çözüm bulamadığım bir konuda beni bu kadar üzecek bir şeyi bana anlattığı ve iyice çaresiz hissettirdiği için anneme mi kızayım şaşırdım, ama sonuçta anneme kızdım. O günden beri, başka konuya dalmadığım her an aklımda o sözle dolaşıyorum.

Başka konuya dalmama yardım eden bir kısa iş seyahatim oldu, geçen Pazar İngiltere'ye gidip Çarşamba döndüm. Londra'nın 1 saat kuzeyinde, küçük bir kasabada kalıp iki günlük bir firma ziyareti yaptık. Fazla anlatacak bir şey yok; güzel yemekler yedim, ziyaret ettiğimiz firmadaki insanlar akşam bizi yemeğe çıkarmaya yeltenmedi bile, o yüzden birlikte gittiğim iki arkadaşla her akşam otelden başka bir tarafa doğru yürüyüp ilk gördüğümüz restorana girdik.

Şu aralar bir de evin dekorasyonuyla kafayı bozdum. Belki de bir kaçıştır. Her akşam http://www.apartmenttherapy.com/ yeni yazıları takip eder oldum, hatta salonun fotoğraflarını gönderip yerleşim fikri sordum. Gelen öneriler ve yorumlar özetle şöyle:
* salonun çook büyük olduğu (oralarda evler küçük, salonlar da ona göre; bizim normal kabul ettiğimiz salonlar ancak çok zenginlerin alabildiği villalarda filan var)
* yer döşemesini çoğunluk beğendi (bizim içinse biraz demode, ben de sevmiyor değilim ama "aa, ne güzel" demezdim)
* şöminenin çevresinde bir oturma grubu oluşturulması (tabii yanmadığını bilmiyorlar, üstelik burada evler kış ortasında şortla dolaşacak kadar çok ısıtılıyor ve şömine sadece evin eski sahibinin zevkini yansıtan bir dekor)
* mor küçük kanape ve morlu kilimi kaldırmam gerektiği (zaten yatak odası için almıştım zamanında)
* tülleri yok etmem gerektiği (perde gerekiyorsa stor olabilir)
* her şeyin alçak boylu olduğu, gözü yukarı çekecek yüksek bir kitaplık olabileceği
ve tabii duvarlara resim asmam gerektiği (onu ben de biliyorum, sadece son şeklini verip ona göre asmak istemiştim)

Bence şömine çevresine oturma grubu koyma fikri bizim yaşantımıza uygun değil, ama haklı oldukları bir konu var tabii; tek bir oturma grubu, karşısına da tv-müzik seti yerleştirince tv salonun odak noktası haline geliyor, sanki hep oturup tv seyredermişiz gibi sıkıcı bir görüntü oluşuyor. Merak edenler için fotoğraflar ve plan fikirleri burada.

Bu odaklanma, İngiltere seyahatinde de etkili oldu, her girdiğim yeri yerleşim, renk kullanımı, stil bileşenleri açısından gözlemlemeye çalıştım. İngilizlerin favori duvar rengi gri; duvarda çok sayıda resim, genellikle açık renk ahşap masa, az miktarda siyah (sandalye, çerçeve vs) kullanıyorlar. Duvarları griye boyamayı düşünmüyorum tabii ama orada hoşuma gitti. İşte kaldığımız otelin restoranından birkaç görüntü.

2.11.07

Saç Baş

Geleneği bozmayayım,yeni saçlarımın da fotoğrafını koyayım dedim. Biraz da Fatma'nın yorumundan esinlendim. Zaten yazacak bir şey yok... iş anlatacak değilim ya.

Çok sevdim çok... bayrak gibi, yeni başlayan dönemin simgesi gibi. Aslında kırmızı filan değil, bakır denebilir ancak. Ama kesinlikle kısa. Geçenlerde biri "aa, çok yakışmış, sizi gençleştirmiş. Uzun bir yolculuğa çıkmadan önce yollarda rahat etmek için saşlarını kesen Avrupalı kızlara benzemişsiniz" dedi. Ne imge ama... Belki bir filmden, belki geçmişte tanışılmış birinden gelen bir anı olsa gerek. Bu sözler bana daha çok, zorlu bir mücadele, belki de bir savaş öncesinde silahlarını kuşanıp bıçağıyla saçlarını kısaltan bir kadın savaşçıyı çağrıştırdı. Bir güç gösterisi gibi kesiverirler ya, filmlerde görürüz bir tek, ama o duyguyu tanırız. Sonra da dönüşü olmayan bir şey yaparlar ve dönüşü olmayan bir yola girerler. Ben kadın oyuncunun savaşa girdiği, donanıp düşmanlarını yendiği filmleri de pek severim zaten.


Bu Cumartesi günü Shrek çalıştığı için ev düzenleme veya bir arkadaşımla görüşme gibi planlarım vardı ama gün tembellik ederek geçti. Aslında çok da sayılmaz; genel müdürümüzün ağzından yurtdışındaki direktöre yazılması gereken bir mail vardı, taslağını benim yazıp göndermemi istemişti, yarım günümü onun başında geçirdim. Biraz internette dolaştım, yandaki pufları buldum. Salona böyle bir şey istiyorum, kucağımda laptopla otururken ayağımı uzatmak istiyorum. Ama şu anda salondaki kanapelerin biri bej, diğeri mor, iki de koyu kahve ahşaplı beyaz küçük berjer var, ayrıca yemek masası sandalyeleri de krem rengi deri/koyu kahve ahşap. Hmm, çizgilinin yakışmayacağı belli de, acaba krem mi, yoksa kahverengi puf mu daha iyi gider?

Sonra, akşam Süzmebal gelecek diye lazanya ve muzlu-sütlü-bisküvili uyduruk bir tatlı yaptım. (Geçen haftasonu geldiğinde de lazanya ve bademli-sütlü-bisküvili uyduruk tatlı yaptıydım, başarılı olmuştu, tabağındaki lazanyayı bitirip ikinci porsiyon tatlıyı istemişti. Babası yemekte ne istersin diye sorduğunda yine lazanya demiş:))

Sonra gidip yeni tipimle vesikalık fotoğraf çektirdim, yoksa resmi bir dairede, vize başvurusunda filan eski fotoğrafımı versem benzemiyorum diye sorun çıkarabilirlerdi.
Zaten o arada akşamüstü oldu; gidip önce Shrek'i metrodan aldım, sonra da Süzmebal'ı aldık. Lazanya ve muzlu tatlı yine amacına ulaştı. Şimdi onlar Wii oynuyor, ben de bunları yazıyorum. Tek eksiğimiz var...



30.10.07

Bekliyorum

Yazmıyorum, çünkü hiçbir şey olmuyor. İcraya koymak için mahkeme kararının yazılmasını bekliyorum. Teoman'ın odasına raf yaptırıp yaptırmama kararı verebilmek için annemin alt yatağı isteyip istemediğine karar vermesini bekliyorum. (Misafir arkadaş yatağını çekecek yer yok bu odasında; ben de ayak taktırıp anneme vermeyi önerdim ama onun da ondaki eski hantal yatağın altındaki eşyaları ne yapacağına karar vermesi gerekiyor. Alt yatağı annem alırsa Teoman'a yatak altı sepeti alacağım, istemezse raf yaptıracağım.) Oturma odasındaki dolabı söktürüp attırmak için de annemin yatağı alma kararını bekliyorum. (Adamları iki kez çağırmak zorunda kalmayayım diye) İlk seçenek olarak gidip konuştuğum okula başvuru dilekçesi göndermek için Teoman'ın gelmesini bekliyorum. Saçımın rengi otursun diye tekrar boyatmak için 15 günün dolmasını bekliyorum. Öbür eve alıcı çıkmasını bekliyorum. Beklerken Shrek'e yeni işinde yardım edip oyalanıyorum; dekorasyon ve organizasyon sitelerinde dolaşıp oyalanıyorum; her hafta salonun şeklini değiştiriyorum. Bu yazıya bakıp keyifsiz sanmayın, keyifle, neşe içinde bekliyorum.

23.10.07

Uzatmalar

Dün sabah yine okulu aradım; bu kez müdür yardımcısına bilgi verdim, Teoman’ın okulda olup olmadığını sordum. Velayet kararından haberi var, ama okulda olup olmadığından yoktu, öğrenince bana haber vereceğini söyledi.
Öğleden sonra tekrar arayıp müdürle konuştum bu kez, onun da haberi vardı. (Bu arada bu kadro tamamen yenilenmiş, hiçbirini tanımıyorum.) Zaten Mammut’un avukatı arayıp karar kesinleşmeden önce benim çocuğu okuldan almaya çalışmama karşı uyarmış. Hikayemizi ne kadar bildiğini anlamaya çalışarak Mammut’u tanıyıp tanımadığını sordum; kayıtta gördüğünü söyledi. ”Velayeti benimsemiş görünüyorlardı” dedi – durum daha kibar ifade edilemezdi herhalde. Karar yazıldıktan sonra size öğrenci belgesi veririm, onunla oturduğunuz yere yakın bir okula kayıt yaptırırsınız, onlar bizden nakil isterler diye sonrası hakkında yol gösterdi. O da Teoman’ın okulda olup olmadığını bilmiyordu, yoklama çizelgelerine bakıp arayacaktı.
Sonra Mammut aradı, “ben okuldayım” dedi. “Ha ben de okulu aradıydım, Teoman’ın orada olup olmadığını öğrenmek için, onu söylemek için aradın herhalde” dedim. “Merak etme, okulda” dedi “ama erken sevinme” diye ekledi. “İstersen ne zaman üzülüp sevineceğini herkes kendi düşünsün” dedim. “Bu hukuk işlerini sen daha iyi bilirsin, şimdi sen kararı bekle; bu arada da benimle veya Teoman’la görüşme ki serin kalalım” dedi. Sonra da isterse 50 kez olsun, sonuna kadar devam edeceğini söyledi. Hangi kelimelerle söyledi hatırlayamıyorum ama yasal yoldan itiraz etmeyi kastediyor gibiydi, ama sonra “sonrasında da neler yapacağımı görürsün, ben artık konuşmuyorum, yapıyorum, rahat edeceğini sanma” gibi birşeyler söyledi. Bir ara kararın zaten çok komik verildiğinden, şahitleri doğru dürüst dinlemediğinden, önceden yazılmış olduğundan şikayet etti. Ben de “e karar vermek için gerek duyduklarını öğrenmiş demek ki” dedim. “Karar da zaten çok komik, doğaya aykırı” dedi; “e sen yıllardır doğaya aykırı bir şeyi zorla yapıyorsun” dedim. “Annenin yeri çocuğunun yanıdır, sen gidip başka çocuklara annelik yapıyorsun, ona devam et” dedi. Benim bildiğim, çocuğun yeri annenin yanıdır ve ancak mammut bunu böyle tersine çevirir.
O sırada zaten bir telekonferansa girmek üzereydim, odamın kapısında bekleyip konuşmanın kimle olduğunu anlayan ve kolay bitmeyeceği sonucunu çıkarıp gitmeye hazırlanan arkadaşlara seslendim, “durun durun, bitiyor şimdi” diye; ona da “işim var” dedim ve kapattık.
2003 yazından bu yana hiç bu kadar başından sonuna sakin bir konuşma yapmamıştık...

20.10.07

Neşeli Kırmızı

Biliyordum sevincimi paylaşacağınızı:) Benimle sevinen, yorum bırakan, bırakmayan herkese sevgiler...

Tahmin edersiniz ki yerimde duramıyorum. Cuma işe gidemedim heyecandan, nasıl olsa çalışmayacaktım, kendime izin verdim. Teoman'ın okulunu, Erdek'te tanıdıklarımı aradım, haber verdim. Bu haftasonu eski tedbir kararı geçerli olduğu için gidip alma hakkım vardı ama elbette çocuğu okula yollamamışlar; babaanne taksiyle giderken görülmüş, muhtemelen haftasonu İstanbul'dalar. Bakalım haftaya okula gönderecekler mi? Hiç ses seda yok şimdilik. Şimdi hem bana, hem kendi avukatlarına çok kızgındır. İcrayla gittiğimde çocuğu veriyordu, çünkü mahkeme sonucunu kötü etkilememesi için avukatları öyle telkin ediyordu ve velayeti alma umudu vardı. Şimdi yok. Biraz daha sabredeceğiz.

Neyse, bunlar neşemi bozamaz benim. Telefon işlerini hallettikten sonra zıplayarak dışarı çıktım; ikametgah kaydımızı annemin yanından şimdiki evimize aldım; bir kutu kurabiye alıp Nilgün'e gittim (hani şu manikürcü paravanı altındaki terapi merkezi:). Biraz sakinleşmeye çalıştım ama baktım olmuyor, okul görüşmesi için de fazla heyecanlıyım, kendimi kuaföre attım. Geçen yazımda şaka yaptığımı zannettiniz değil mi? Oysa ciddiydim, bu ruh halime uygun bir görünüme geçmek için daha uygun bir zaman olamaz, ve radikal bir değişiklik için daha uygun bir ruh hali de olamaz. Uyumlu, ağırbaşlı ve flu dolaşıyordum epeydir, şimdi kısa karışık kızıl saçlarımla zıplıyorum ortalarda. Muzip ve hatta azıcık çapkın (ama asla şuh olmayan) bir gülümseme yerleşti yüzüme. Teoman çok şaşıracak ama bence bu oyuncu halim onun da hoşuna gider.

Şimdi hazırlık yapma zamanı. "Daha mahkeme bitmedi ki" diyerek beni durdurduğu rafları alıp oyuncaklarını toplama, odasına çalışma masası koyma zamanı. Öğleden sonraları gelip hem temizlik, ortalık, yemek yapıp, hem Teoman'ı okuldan gelince karşılayacak, ben işten gelene kadar 1-2 saat ilgilenecek bir kadın bulma zamanı. Gerçi annem de yanımızda olur ama düzeni onun üstüne kurmak istemiyorum; o istediği zaman gelsin, istediği zaman kalsın, zorunluluk olmasın. Gidip alışveriş yapmalı, Teoman'a bir sürü çorap, fanila, yeni pijama, yeni bornoz almalı.

18.10.07

MÜJDE:)))))))

Geçen haftaki Marakeş gözlemlerimi anlatacaktım... Sonra, bugünkü duruşma öncesinde mammut'un verdiği dilekçeyi, abuk sabuk iddialarını anlatacaktım... Artık çok geç, çünkü hiçbir önemi yok...
çünkü
BUGÜNKÜ DURUŞMADA HAKİM KARAR VERDİ! VELAYET ANNEDEDİR DEDİ!!!!!
Tamam, herşey çok kolay olacak demek değil bu, kararın yazılması, tebliği, icrası birkaç hafta sürecek muhtemelen. Bulması, alması, sonasında her babasına gittiğinde geri alması belki zor olacak, amaaaa
BİR DÖNEM KAPANDI, YENİ BİR DÖNEM BAŞLADI!!!
Zorluklar olacaksa da, sıranın onlara gelmesi için sabırsızlıkla beklediğim aşamalar onlar. Yaşayacağız ki aşacağız.
Öyle alıştırmışım ki kendimi bir türlü sonuçlanmamasına, adeta uyuşturmuşum, haberi alınca şaşırdım kaldım. (Bugün şirkette yönetim kurulu üyeleriyle öğle yemeği ve fabrika turu olduğu için duruşmaya gidemedim; haberi telefonda avukatımdan aldım) Çok uzun zamandır çabaladığınız bir hedefe ulaştığınızda ve bir sonraki adım henüz şekillenmemişken düşülen şaşkın boşluktayım. Evet evet, uzay boşluğunda yüzüyorum.
Ah, artık bir sonraki adımı planlayarak, önümüzdeki yaşamın detaylarıyla süslü hayaller kurabilirim. Okul araştırmaları dosyamı ortaya çıkarabilirim. Hatta, evet evet, ben yarın o dosyadaki okulları gezeyim, sadece birine gitmiştim. Sonra, muhtara uğrayıp ikametgahımızı buraya alayım. Sonra, sonra, tüm duyunca çok sevinecekleri arayıp haber vereyim. Sonra gidip saçlarımı kestireyim, kızıla boyatayım. Bundan böyle ona Nemo değil, Teoman diyeyim, gerçek adıyla yazayım, kayıp balık olmasın artık. Ben dory kalabilirim:)

12.10.07

Rulebreaker

Marakeş'te, şirketin yurtdışı ortağının toplantısındayım, biraz stratejik planlama, biraz eğitim, biraz motivasyon. İngiliz bir eğitimci yönetiyor toplantıyı. Bir akşam yemeğinde yanyana düşüp sohbet fırsatı bulduk. İş dışında nelerle uğraştığımızdan, çocuklardan filan bahsettik. Adama hemen hemen hiçbir şey anlatmadım aslında, hatta sanki Nemo yanımdaymış gibi hikaye yazdım. Nemo'nun hayal gücünün geniş olduğundan, bulduğu herşeyi konuşturarak sahneler kurduğunu anlattım. Bir de, yeri geldi, lisedeyken bir yaz tatilinde her çarşamba (piyano dersimin olduğu gün) akşamı bir arkadaşımla (aynı liseden olup aynı semtte oturduğumuz için) dışarı çıkıp, iznim 12'ye kadar olmasına rağmen 1'de geldiğimi, her seferinde babamın kapıyı açıp "annen mutfakta bekliyor, çok kızdı" diye fısıldayarak beni içeri aldığını anlattım. Adam bana "Nemo is creativ, because you are a rulebreaker" dedi. Hiç böyle düşünmemiştim ama haklı sanırım. Ona anlatmadığım onca olaya bakılırsa haklı...

Seyahat izlenimleri daha sonra.

9.10.07

İki Ay Aradan Sonra

Haftasonu dolu dolu geçti; Cuma Nemo’yu babaannesinden aldim. Mudanya üstünden geri döndük. Feribor iskelesinin hemen girişinde akşam yemeğimizi yedik. Çok da acıkmış, zor dayandı köfteler gelinceye kadar.
Okulun açıldığı gün çok hastalanmış, serum vermişler, iğneler yapmışlar; bu kadar anlatabildi. Yüzü küçülmüş yine, tatil sonrası bıraktığım gibi yanakları dolu dolu değil. (Geçen gün kan ter içinde uyandığım rüya geldi aklıma. Mammut beni arayıp “artık sen bak, benim işlerim var” demiş güya, ben de Nemo’yu almaya gitmişim, bir bakıyorum, Nemo’nun yüzü aynı ama zayıflamış, küçülmüş, sanki 4 yaşında bir çocuk boyutuna çekmiş; panik içinde “ne oldu?” diye haykırıyorum, “bu aralar biraz hastaydı” diyorlar ve sıçrayarak uyanıyorum o anda...)
Çok neşeliydi. Yol boyunca İstanbul’a, eve varmak için sabırsızlandı. Sonunda siteye girerken, “oh, çok özlemişim burayı, iyi ki bu evi almışsın” diyordu. Eve girdiğimizde de aynı tezahüratı ev, odası, oyuncakları için tekrarladı. Biraz oynayıp yattık zaten, saat 12.30’u buluverdi.
Cumartesi sabahı erkenden kalktı; halbuki pancurunu, perdesini kapatmıştım sıkı sıkı. İçerden anneannesiyle fısıl fısıl konuşmalarını dinledim bir süre, yarı uyur, yarı uyanık, sonra kalktım ben de. Biraz oyun, derken kahvaltı, sonra onu anneanneyle bırakıp kısa bir market turu, çünkü “buzdolabı tamtakır” deyimi tamamen uyuyordu durumumuza.
Geçen Şubat tatilinde onu götürdüğüm, legolarla robotics’e giriş dersi/kursu/aktivitesi yaptığı SmartKids’i hatırlamış meğer, orayı sordu. Ben de arayıp uygun saat sordum ve 14.00 için randevulaştık. Mert abisi zaten blogumu keşfetmiş, “Nemo’yu her zaman bekleriz” diye yorum bırakmıştı. Yine çok zevkli bir 1,5 saat geçirmiş, ayrılmak istemez halde buldum (çünkü ben o arada gidip birkaç iş halledip geldim). “Bloga devam mı?” diye sordu, “evet” dedim, “ama şu aralar pek vakit bulamıyorum”. Mert abisi de facebook’a takılıyormuş artık. Bana da Shrek bir davet atmıştı ama ben ilgilenememiştim (ona da zaman olmamıştı). İlk fırsatta kurcalamalı...
Oradan gönül rızasıyla ayrılması için eve dönmekten daha cazip bir öner getirmeliydim, Yeniköy’deki Playbarn geldi aklıma. Gerçi orası için artık biraz büyük ama eskiden eğlendiği yerlerin törensel bir anlamı var sanki. Yeğenim ve nişanlısı da bizimle buluşup biraz zaman geçirmek, Nemo’yu görmek istiyorlardı. Nemo içerde oynarken bekleyen anne-baba bölümünde oturup sohbet ettik.
Oradan çıkarken bulduğum cazip program Süzmebal’la oynamak üzere Shrek’lere gitmekti. Markete uğrayıp makarna, sosis aldık, Shrek onlarla bize süper bir tagliatelle pişirdi. İkisine (Nemo’ya ve Süzmebal’a) birer Sünger Bob dergisi aldık; ilk yaptıkları Süzmebal’ın ranzasının üstüne çıkıp onları okumak oldu, sonra da güzel güzel oynadılar. Sonra Nemo’yla Wii oynadılar (daha doğrusu Shrek’le birlikte Nemo’ya biraz gösterdiler). Bütün telkinlerimize rağmen, Nemo’nun başarısızlık toleransı öyle düşük ki, daha ilk kez Wii kumandasını eline almış, ilk kez oynamaya çalışıyorken becerememesi çok doğal olmasına rağmen yenilgiyi hazmedemedi ve oyunu bıraktı. Allahtan o sırada yemek hazır oldu. Süzmebal “biraz acıktım” derken Nemo “ben hiç aç değilim” diyordu, ama Nemo tabağını silip süpürdü, Süzmebal ise yarısını ancak bitirdi. Sonra da Süzmebal’ın nezaketle seçimi Nemo’ya bıraktığı filmi seyrettiler. Ben de Shrek’in hazırlaması gereken tabloya yardım ettim. Öyle farklılar ki, Nemo vodvil havasındaki filme kahkahalarla gülerken Süzmebal gülümsemekle yetinip ara ara da gözucuyla bizden tarafa bakıyordu. 22.30 gibi, eve gidince hemen uyumayacağımızı, daha erken olduğunun sözünü alınca yeni bir oyuna daldılar, 23.00 gibi eve döndük. Bu arada Nemo’nun burnu tıkandı, gözleri yanmaya başladı, ve eve dönünce uyku düzenine geçip yatakta kitap okuyarak günü bitirdik. Nemo’nun derdi günün bitmemesi zaten, “ne çabuk geçti” diye hayıflanıyordu; ben de izafiyet teorisi hakkındaki ilk bilgilerini vermeye çalıştım.
Mahkemeler ne zaman sonuçlanacak diye sordu birkaç kez. Her seferinde bilmediğimi söylüyorum ama sormaktan vazgeçmiyor. Odandaki oyuncakları kutularda toplayalım, raflara yerleştirelim, camın önüne bir çalışma masası koyalım dediğimde de bana “ama mahkemeler daha sonuçlanmadı ki” dedi. Ben de “hazırlık yapmış oluruz” dedim, “şimdi gerek yok, sonuçlanınca yaparız” dedi.
Pazar yine ilk kalkan o oldu, sonra anneanne, sonra ben. Biraz oyun, sonra kahvaltı, sonra ödevler... Cumartesi programı içinde birebir birlikte yaptığımız bir şey olmadığı için suçluluk duymuştum, bütün bir öğleden önce birlikte ders yaparak ben de biraz annelik duygusu tatmin etmiş oldum. Biraz daha oyun, biraz TV derken saatler geçiverdi. Feribot için evden çıkmamıza 1,5 saat kaldığını öğrenince çok bozulup odasına gitti. Az sonra çıkıp “moralimi düzeltecek bir fikir geldi aklıma, dünkü yere gidelim mi yine?” dedi. Yarım saatliğine Playbarn’a uğrayıp oradan gittik Yenikapı’ya. Feribotta da bilgisayarımla oyalandı. En zor kısım olan Bandırma-Erdek arasını da ödev konusu olan 7’şer ve 8’er ritmik sayma (artık böyle diyorlar, ortaya çıkan diziye de örüntü diyorlar!) alıştırması kurtardı. 9’ar ritmik saymayı da çalışması gerekiyordu ama ona vaktimiz kalmadı. Annem de endişesini saklamaya çalışarak “her gün matematik dersi var mı?” diye soruyor (hergün varsa yarın da var ve 9’ar saymayı çalışmaya vakti kalmadı demek; yoksa yarın akşam çalışırsın diyecek, onun zeminini hazırlıyor). Şimdi bu çocuğun başarısızlık toleransı düşük olmasın da kimin olsun?! Belli ki benimki de genetik...
15 dk Bandırma-Erdek arası, 10 dk devir teslim, 5 dk annemin İcra Md ve karısına dert yanması, 15 dk geri dönüş ile 21.30 feribotuna yetişiliyor. Arabası kapının önünde olduğu için mammut'un içerde olduğunu anladık ama kapıyı babaanne açtı, ben de dönüp merdivenlerden indim hemen; icra müdürü tutanağı imzalasın diye babayı çağırdı ama ne yüzünü ne sesini duymadım, iyi oldu. Şimdi annem karşı koltukta uyuyor, ben bunları yazıyorum. Oysa hep ben uyurdum feribotlarda; bu aralar adrenalin düzeyimin yüksekliğini hissediyorum sanki. Eve dönünce bavul hazırlayacağım, uçağım sabahın körü değil bu kez, normal kalkıp gidebilirim. Shrek de iki günlüğüne seyahatte zaten. Haftasonu yazlıklar yıkandı, ütülendi, ama dolaba kalkmak yerine bavula girecekler, çünkü toplantı Fas’ta! Bu uluslararası toplantılar zaten rahat iş kıyafetleri ile yapılır ama bir de Fas olunca aklım karıştı. Rahat iş kıyafeti fazla mı ciddi kaçacak; rahat kıyafet çok mu spor duracak; toplantı salonları yine buz gibi klima soğuğu mu olacak; yanımda cevat kelle fotoğraf makinamı taşırken cüzdan-telefon çantası diye ne alacağım gibi sorunları dengelemek ne zor. Ve erkekler ne rahat; kanvas pantolon-gömlek-rahat ayakkabı, işlem tamam; üstelik gece-gündüz fark etmeden! Neyse, toplantı Fas’ta diye şikayet edecek kadar züppe değilim elbette.
Not: Son başladığım kitapta (ben pek bitirmiyorum da kitapları) “Şişman kadınlar reddettikleri annelerini yerler” diyordu. Unutmadan yazmak istedim. Bunu biraz düşünmem lazım. Ben bu arada geçen sene verdiğim kiloların hepsini geri aldığımı söylemiş miydim? Tartı da bozuk ama aynalar ve pantolonlar yalan söylemez...

6.10.07

Luzern-Milan

İpin ucu kaçtı bile. Ne olup bittiğini yazmaya çalışacağım ama artık ne kadar hatırlıyorsam... Dün gece yarısı geldim Milano’dan, bu sabah işe gittim, öğlen çıkıp Erdek yoluna düştük annemle. Şimdi Bursa feribotunda yazıyorum bunları. Nemo’yu alabilirsem haftasonu vaktimi yazmaya ayırmayacağım kesin. Bavulu açıp kirlileri sepete attım ancak, daha onlar yıkanacak, ütülenecek, yeniden bavul yapılacak. Bu kez Pazartesi sabahı yolculuk. Onu da oradayken yazarım artık.
Geçmiş haftalara gelince, bir koşturmacadır gitti... Bir önceki hafta İsviçre’deydim. Zürich’e uçtum, baktım akşama kadar vaktim var, Basel’daki arkadaşımı aradım, o da müsaitmiş, atlayıp trene gittim ben de. Birkaç saat geçirdik birlikte; evini görmüş oldum, çocukları ve kocasıyla öğle yemeği yedik. İnsan o koşullara gıpta etmeden duramıyor. Elbette her evin içinde kendine has, başka başka sorunlar, kiminde hastalıklar, kiminde mutsuzluklar var, elimizdekilere de şükrediyorum ama yine de görünce özeniyor insan...
Neyse, akşama yine trene atlayıp Luzern’de, toplantının yapılacağı otele gittim. Sonraki iki gün sabahtan akşama toplantı, Luzern’i sadece otelin nefis göl manzarası kadar gördüm. Akşam topluca yemeğe çıkıldı, o da bir Thai restoranına... Yine de çok güzel.
Bu arada gördüm ki, birkaç saat Almanca konuşulan bir yerde kalınca Almancam geri dönüyor; yine çok akıcı konuşamıyorum ama ben Türkçeyi de çok akıcı konuşmuyorum zaten... Fazla düşünmekten oluyor. Yine de laflar zihnimde önce Almanca geçmeye başlayıverdi, ama bizimki İngilizce konuşulan bir toplantıydı...
Bu seyahatin tespitini paylaşıyorum:
30’undaki Fransız kadından 60’ındaki İngiliz adama kadar herkes düzenli spor yapıyor. Kimi öğle tatilinde, kimi akşam, kimi sabah...
Kimse bizdeki gibi 10-15 kilo fazlasıyla dolaşmıyor; ya ince-normal, ya tam obez; çünkü normal insanlar spor yapıp az (hamurişi, tatlı) yiyor, hastalık boyutunda olana zaten denilecek bir şey yok.
Perşembe döndüm, haftasonu Shrek’in bir sunum hazırlamasına yardım ederek geçti. Günde 12 saatten toplam 30 saat filan çalıştık birlikte. Bu arada, Shrek şirketten ayrıldı, sözde yarımgün çalışacağı başka bir firmaya geçti, ama bu gidişle yarımgün değil çift mesai çalışsa yine yetişmez. (Ben de bu arada onkoloji protokolleriyle ilgili gereksiz dünya kadar şey öğrenmiş oldum.)
Pazartesi yine sabah erkenden havaalanı, bu kez Milano’ya. Bizim sektörde tüm hammaddecilerin, fason üreticilerin buluştuğu, her yıl Avrupa’nın başka bir şehrinde yapılan fuar için yola düştüm. İki gün, günde 6 toplantı, akşamları iş yemekleri, gece odaya dönünce şirkete bağlanıp maillerime bakma, cevaplama, delege etme, sonra sabah kançanağı gözlerle kalkıp fuara gitme temposunda geçti üç gün. Ama Milano hakkında gözlemlerim var yine de:
Milano’da kadınların saçları röfleli, modern kesimli, fönlü
Hepsi ful makyajlı (fondöten-belirgin göz makyajı-dudaklarda hafif renkli parlatıcı)
Sivri topuklu, sivri burunlu ayakkabılarla dolaşıyor hepsi
Erkekler de genellikle çok yakışıklı
Dükkanlar çok ama çook pahalı
Modacıların butiklerinin olduğu sokaktan müzede gibi geçmek eğlenceli (tehlikeli değil çünkü fiyatlar alınabilirlik eşiğinin çook üstünde)
Merkezdeki katlı alışveriş merkezi tehlikeli (çünkü burada alınabilir olan markanın 2-3 katına insanın içi gidecek güzellikte – ama ben şu kredi yüzünden meteliğe kurşun attığım için orası da hiç tehlike yaratmadı. Ev satıldıktan sonra ve 15 kilo vermiş halde ve ucuzlukta bir daha gitmek istiyorum.) Ama elbette öyle bir şey yapmayacağım.

20.9.07

Melengiç

Shrek Antep'ten şamfıstığı ve melengiç getirdi. Şamfıstıklarını oturduk yiyoruz da melengiç ne yapılır? İnternette de bir şey bulamadım; kavurup çekip kahvesi yapılırmış ama içimi ağır ve zormuş, herkes içemezmiş. Başka nesi yapılır peki? Bir bilen var mı?

15.9.07

Nemo'nun Telefonu

Ne haftaydı ama... Burada işten bahsetmeyeceğim diye bir prensip koyduydum kendime, o yüzden detaylı anlatmıyorum ama iş yoğunluğu stresle birleşince, zihinsel yorgunluk öyle bir hal aldı ki bağışıklık sistemim bile düştü, sonunda Perşembe akşamı ateşim bile çıktı. Cumayı da her adımda "ıh, ıh" diye diye bitirdikten sonra bugün iyiyim işte. Ben biliyordum zaten stresten olduğunu.
Bu günler boyunca Shrek bana çok iyi baktı, eve gittiğimde hiç homurdanmadan "sen hemen yat dinlen, bu akşam kahvaltı yaparız, ben hazırlarım" filan dedi, hem hazırladı, hem sonra topladı, daha ne isterim ki ben?...
Perşembe akşamı, ben zaten yarı hasta, yarı -gün boyunca, hiç sorumlu olmadığım bir konuda bana atılan pas yüzünden önce konuyu anlayıp, sonra öneri geliştirip, sonra da genel müdür cc'li bir cevap hazırlamaktan- bitap haldeyken Mammut aradı. Telefonu Nemo açtı. Azıcık konuştuk, sofradaydılar, genellikle İstanbul'daymışlar, iyi olduğunu söyledi, tek kelimelik cevaplar verdi, sonunda "kapatmam lazım, ben yemek yiyordum" dedi, ben baban almak istiyor mu telefonu diye sordum, o da babasına sordu ve Mammut'la konuşmaya başladık. Önce yumuşak yumuşak başladı, Nemo'ya cep telefonu almış ama daha şarjına dikkat etmeyi beceremiyormuş, yine de numarasını verdi, sonra sadede geldi. Düşünmüş de, bu kavga yüzünden zarar gören Nemo oluyormuş, üstelik artık büyüyor, herşeyi anlıyormuş. Onun için olmazsa olmaz iki koşul varmış; biri eşit sürelerle görmemiz - yani bir hafta onda, bir hafta bende kalması-, diğeri de Nemo'nun hayatında üvey anne veya üvey baba olmaması. Nemo'dan tatilimizi nasıl geçirdiğimizi dinlemiş, öyle bir şey olmadığını öğrenmiş. Nemo olmasa ben onun bir numaralı düşmanıymışım, oysa Nemo'nun üstünden düşündüğünde ben Nemo'nun 10 numara annesiymişim.
Ben yeni okuduğum iletişim kitabı ve Satürn'ün yengecin iletişim evine girmiş olması, yani bana iletişim konusunda ders verecek olması aklımda, lafı uzatmaya, açmaya çalıştım kendimce. Prensip olarak neden olmasın, şu anda zaten senin kontrolünde, okul kaydını İstanbul' al, zaten burada evin var, bir hafta sende, bir hafta bende bırak dedim. Sonunda sadede gelindi; tam böyle aramızda uzlaşmışken işyerine bir mahkeme celbi gelirse tabii o tepkilerini kontrol edemiyormuş. Ben şimdiye kadar aramızda anlaşamadığımızı gördüğümüzü, bu yüzden bu konuyudüzenleyen bir mahkeme kararının olmasının uzun vadede sağlıklı olacağını söyledim. Aynı şeyleri tekrar tekrar konuştuk. Geçmişi unutalım diye tutturduğu için dayanamayıp "peki sen geçmişte yaptıklarından pişman mısın?" diye sordum. Tamam, bu pek becerikli bir iletişimci cümlesi değil, kabul ediyorum. "Hiç de değil, hepsinin nedeni vardı" dedi. Ben de "nedeni vardır mutlaka, hatta kendini haklı görüyorsundur, ama yine öyle davranmamalıydım dedin mi hiç?" diye sordum. Hayır, hiç pişman değil, bugün olsa yine aynı şekilde davranacak, kapı tekmelemekten, kafa tekmelemekten geri durmayacak. Zaten o ara bağrınmaya başladı. Mahkeme kararı içine sinmezse uyacağını mı sanıyormuşum! Neyse, sonunda benim de sinirlerim bozuldu, karşılıklı bağrışırken kapattım. Bu iletişim denemesi 1 saat sürdüğü için Shrek de kızdı, çünkü o daha 10. dakikada bir işe yaramayacağını, fazla uzatmamamı söylemişti, ama ben yeni iletişim yolları deneyeceğim ya onu dinlemedim.
Daha esnek olsam, tamam desem, kaydını İstanbul'a alsak (tabii okul parasını bana verdirecek), mahkemeyi geri çekmeyince yine kızsa ve ben yine tedbir kararını icrayla uygulamak zorunda kalsam, en azından Nemo İstanbul'da okur, yollarda sefil olmazdık. Beceremedim...

9.9.07

Satürn Başak'a Geçti

Satürn'ün dramatik Aslan'dan ayrılıp 2,5 sene kalmak üzere çalışkan Başak'a geçmesiyle çalışma hayatında önemli bir değişiklik olacak. Satürn sorumlulukların yöneticisidir; hayatımızı nasıl yapılandırdığımız, sınırlarımızı nereye koyduğumuz, kendi limitlerimizle nasıl yüzleştiğimiz... Şimdi hayatımızın daha çok çalışmamız gereken alanlarını gözden geçirme zamanı. Başak, iş, sağlık ve hizmet burcu olduğu için, öncelikle önemli ilişkilerinizin sağlığını analiz etmekle başlayın, kendinizle ilişkiniz de dahil. Akıl, beden ve ruh olarak ne kadar sağlıklısınız? Hayatınız bunu nasıl yansıtıyor? Ya da yansıtmıyor? Stresten arınma zamanı geldi. Sürekli kovalamaca oynama zamanı geçti artık. Zaman planınızı ele alın ve iyiliğinizi düşünerek yeniden yapılandırın.

Mail adresimi ele geçiren astroloji sitelerinden biri böyle diyor ve sanırım ben ilk etkileri almaya başladım. İş hayatımda stresli ve zorlu bir döneme girdim. Daha çok çalışmamın mümkün olduğunu pek sanmıyorum ama daha organize çalışmalıyım, yaptığımı göstermeye zaman ayırmam gerekiyor. Ayrıca işte enerjimi tamamen tükettikten sonra aklımda bir sürü yapmak istediğim (iş dışı) şeyle işten çıkıyorum; yapacaklarımın hevesi ve iş stresinden kurtulmuş olmanın ekstra enerjisi eve kadar idare ediyor; Radyo Eksen'de Ayça'ya gülerek ve çaldığı parçalara eşlik ederek neşeyle geliyorum ve eve girer girmez tükeniyorum. Gerisi malum, yemek sonrası kucakta laptop.

Başak etkisinden midir bilmem (çünkü bana ara ara gelirler böyle), ortalığı organize edeceğim, derli toplu tutacağım diye panik atak yaşamaya başladım. Dün öğleden önceyi IKEA'da kutu bakarak geçirdim. Dolabın 80 cm genişliğinde 20 cm yüksekliğindeki rafları için derin yayvan kutu aradım, bulamadım. Daha doğrusu var ama ya ayakkabı kutusu gibi küçük ya da bir rafa bir tane sığacak kadar büyük ve yanında bir sürü kayıp yer olacak kadar küçük. Yine de bir şeyler aldım ama eve dönüp yerleştirmeye başlamak yerine Nilgün'e uğradım. Nilgün'den daha önce bahsetmişimdir kesin, o paravan olarak manikürcü-ağdacı dükkanı olarak görünen bir kadın terapi merkezi işletiyor. Şimdi işi büyüttü, yandaki elektrikçi gidince o dükkanı da kiralayıp kuaföre çevirdi. Yani terapi merkezinde sadece analiz ve paylaşımın tedavi edici özellikleri değil saç rengi ve modeli değiştirme özelliği de bulunuyor, ya da en azından bir fön çektirip yaşam gücü arttırmak mümkün. Ben de saçımın rengini biraz koyultmak için fırsat bekliyordum zaten.

Sol üst: Gülse'nin düğünü modeli; Sol alt: Toplayayım da idare etsin modeli

Sağ: Kendi rengime boyanıp üstüne az röfle atılmış ve rengini anlayalım diye düz fönlü modeli

Tamam, hep düğün modeli olsa güzel tabii ama hep toplamak zorunda kalınca bir anlamı yok; üstelik ten ve göz rengime değilse bile kişiliğime göre fazla sarıydı. Hoş bu fotoğrafa göre yeni hali de az sarı değil ama radikal değişikliklere cesaretim yok benim, herşey yavaş yavaş. Bir de kabul etmek lazım, her ne kadar ben aşağıdaki fotoğraftaki halimi geri istesem de (saç rengi ve babamın kucağında güvende olmak, babamın bakışındaki kadar beğenilmek, onaylanmak) aradan 40yıl geçti, geri dönüş yok.

Ben yoruldum galiba ve oğlumu özledim.

Geçen hafta en sonunda Nemo'nun psikoloğuna anne seansına gittim. Nemo'nun bu yaz geçen seneye oranla çok büyümüş, olgunlaşmış olduğunu, duygularını açıkça söyleyebildiğini, hayal gücünün çok geniş olduğunu anlattı. Oyunlarında babasına karşı çıkmanın mücadelesi görülüyormuş; büyüdükçe babasına istediklerini söyleyebilecek kadar cesaretleneceğini konuşmuşlar. Hikayelerinde anneyle çocuk mutlu yaşıyorlar, akrep onlara saldırıyor, anne çok mücadele ediyor ama sonunda akrebi öldürüyor. Dede de var ama ya TV seyrediyor, ya uyuyor, onları koruyamıyor (Mammut'un babası herhalde). İşin ilginci bir de baba var oyunda, Fransa'da, anneyle araları iyi. Hatta bir de kardeş var. Sonnur bunu tam bir aile olma isteği olarak yorumladı. Babaanneden bahsetmek istemiyormuş. Ayrıca "Mahkeme bir psikoloğu Nemo'yla görüştürürse onun babasından korktuğunu rahatlıkla anlar, merak etmeyin" dedi.
Kaybetmeye karşı gösterdiği sabırsızlık, her ne yaparsa en başından iyi yapmak istemesi, yapamıyorsa denemeye devam etmemesi, bunların hepsi mükemmeliyetçiliktenmiş. Aslında ben de biraz öyleyimdir; Nemo'ya kendimden örnekler verip mükemmeliyetçiliğim yüzünden kaçırdığım eğlenceli şeyleri anlatmalıyım. Yaz ödevini yapması için zorlamamakla iyi etmişim; nasıl olsa yazın ikinci yarısında yeterince vakti olacak. Son seansta ( tam tatile çıkacağımız gün gitmiştik) tatile çıkacağımız için çok heyecanlı ve çok mutluymuş, döndükten sonra ayrılacağımız için de çok üzgün.
Sanırım bunları konuşmanın beni ağlatacağını bildiğim için anne seansına gitmeyi 1 ay geciktirdim.
Sonnur bana kendim için bir şey yapmam gerektiğini (bununla psikoterapiyi kastediyor) söyledi ve birini tavsiye etti. Şu aralar ne zamanım, ne de param var; zamanım hiçbir zaman bol olmayacak tabii ama param olduğunda gidebilirim. Tavsiye ettiği adamın çalıştığı merkezin web sitesini buldum, Hellinger metodunu uyguluyorlarmış, yani aile dizimi. Bunu bana üç sene önce tesadüfen tanışıp hikayemi öğrenen bir Alman kadın da tavsiye ettiydi ama bu yönteme saçmalık gözüyle bakanlar da çokmuş. Böyle bir kendini deşme durumunu isteyip istemediğimden emin değilim aslında. Gerçekten çözemezseniz (ya da olumlu konuşalım, çözene dek diyelim) deşmek çok daha kötü yapıyor. Mesela biz bu aralar evlenir, evleri birleştirirsek salonda TV olsun mu, olmasın mı diye konuşurken bir bakıyoruz tartışmaya başlamışız, altından Shrek'in benim evimi benimsemeye hiç niyetli olmaması, hep onda kalışımız, daha önceki evliliğindeki duygularını tekrar yaşamaktan korkması çıkmış. O tüm evin ve yaşantımızın Nemo’ya göre düzenlenmesinden, onun varlığının gözardı edilmesinden endişe ediyor; ben de düzgün bir aile, düzenli bir yaşam için duyduğum ihtiyacın karşılanmayacağından korkuyorum. Konuşarak çözebiliyor muyuz? Hayır, sadece günün kalanı somurtarak geçiyor... Ya da bir kısmı. Çözümsüzlük yüzünden çaresiz hissedince, hele bir de hava birden soğuyunca en iyi çözüm öğle uykusu. Sabahki gibi sevecen cıvıldaşarak devam etmiyor gün ama kriz atlatılıyor. Sonra gecenin 1'inde hala kucakta laptop oturuluyor tabii.

4.9.07

Yaz Bitmeden Son Bir Tatil Daha

Ne oldu bilmiyorum, yazasım yok. Ama günlükler bu yüzden yarım kalmaz mı zaten? Kendimi zorlayarak, hem sonra hatırlayabilmek için, hem merak edenleri merakta bırakmamak için son iki haftayı özetleyeceğim yine de.

Bodrum tatilinden sonraki hafta lise grubu buluşup bir akşam yemeği yedi yine; bu kez ben de gittim. Haylaz da geldi, arada ortada konuşulan konuya katıldığımda konuşmuş olduk ama birebir değil. Bir ara birşeyler sormaya bizim tarafa geldi; bir ara da ortadaki bir konuya yorum yaparken eskiden birlikte seyretmiş olduğumuz bir filme atıfta bulundu, "dory, sen hatırlarsın, hani ... filminde" filan dedi; söylediği filmin de konuyla bir ilgisi yoktu. Bizim bir hukukumuz yok; oradaki herkesle var ama onunla yok. Çünkü ondan başka oradaki hiç kimse için içimden "sana ne olduğu onun umurunda olmadı" demiyorum. Çağla sonradan "senin bir ışığın var, o da hala çevrende vızıldayarak o ışıktan kendine pay çıkarmaya çalışıyor" diye yorumladı.

Haftasonu Shrek'in eski bir işyerinden tanıdığı bir arkadaşının düğününe gittik. Tuzla'nın tepelerinde, Aydınlı'da bir çiftlikte kır düğünü yaptılar. Pek hoştu. Kız 30'larının başında, oğlan 8 yaş küçük bir Fransız. 4 ay önce tatilde tanışmışlar. Umarım mutlu olurlar.

Bu ara okuduğum bir kitabın etkisindeyim; neredeyse satır satır ezberleyeceğim; her gün rastladığım pek çok durumu o kitapta okuduklarımın çerçevesinde farketmeye ve yorumlamaya, herkese de oradan örnekler vermeye başladım. Marshall Rosenberg'in Şiddetsiz İletişim adlı kitabından bahsediyorum. Kişisel gelişim kitaplarını genellikle iki bölüm okuyup bırakırım ama bu başka. İletişim konusunda uygulamayı beceremediğim çok şey olabilir; bilmediğim pek bir şey yok diye düşünürdüm. Aslında bilmediğimiz çok şey de söylemiyor ama akılda kalıcı ve uygulanabilir metodlar öneriyor. Geçen hafta Shrek'le tartıştığımızda, daha doğrusu ona kızdığımda kendime uyguladım. Niye kızdığımı, kızgınlığımın ardındaki duyguları kendi kendime sorguladım, hatta yazdım ve eve gittiğimde kızgınlığımın geçmiş olduğunu fark ettim. Rosenberg diyor ki, "her yargının ardında karşılanmamış bir ihtiyaç vardır". Gittikçe daha didaktik oluyorum, ne sıkıcı.

Shrek, 30 Ağustos tatilini haftasonuna birleştirerek oğluyla tatile gitme programı yapmıştı ya, Bodrum'dayken de bir an durup "ya, sen niye gelmiyorsun? hem Antalya'ya kadar tek başıma arabayla gitmek gözümde büyüyor, seninle dönüşümlü kullanırsak çok kolay olur" demişti. Böylece çook büyük bir adım atılmış oldu ve bir "ilk" gerçekleşti. Çarşamba gecesi onda kaldık ve sabah 5'te benim arabamla (çünkü uzun yolda daha rahat ve güvenli) yola çıktık. Süzmebal Bilecik'te kahvaltı molası verene kadar uyudu. Burdur'da gözleme molası verdik ve öğleden sonra Antalya'ya vardık. Odamıza yerleştikten sonra denize girecek vakit bile kalmıştı. Üç tek yataklı bir odada kaldık; biri klima hattında kaldığı için Shrek orada yattı, biz de Süzmebal ile bir karış aralıkla duran iki yatakta uyuduk; uyanıp üstünü açtığını gördüğümde örtmek için doğrulmam yetti.

Ben hep biraz geride durup başrolü onlara bıraktım elbette; rolüm kahvaltıya erken inip masa tutmak, ortaya alınacak domates-salatalık tabağı ve ekmek sepetini hazır etmek, onlar aqua-park'tayken deniz kenarında kitap okumak, denize girmeye geldiklerinde hep beraber yüzmek olarak özetlenebilir. Cumartesi günü ben de fotoğraf makinemi alıp aqua-park'a gittim, onların baba-oğul bir sürü fotoğrafını çektim ki bu Shrek gibi fotoğraf çekmeyi seven, fotoğraf çekenin o olması doğal kabul edildiği için hep kamera arkasında kalan biri için büyük lüks. (Ben de hep aynı roldeyimdir, o yüzden iyi biliyorum.) Annesi üç kişi geldiğimizi ilk gün akşamüstü Süzmebal'la telefonda konuşurken öğrendi, tepkisini Shrek'e mesaj çekip "aşk çifti oğlumla aynı odada mı yatacaksınız pes" diyerek bildirdi. Önce kızacak gibi oldum, "yok banyoya kilitleyeceğiz deseydin" dedim ama Shrek "o alıp oğlumu sevgilisiyle tatile gitse ben ne tepki verirdim düşünsene" dedi; e haklı, ben herkesten benim gibi olmasını bekleyemem ki... Ertesi günlerde de her telefon konuşmasında detaylı rapor aldı ama Shrek'le konuşurken bu konuyu açmadı sanırım. Korktuğu gibi bir ortam olmadığını, oğlunun iyiliğinin gözetildiğini anlamıştır belki de.
Süzmebal öyle tatlı, duyarlı, kibar bir çocuk ki zaten. Son sabah son bir daha denize girelim, sonra da biraz daha su kaydıraklarına gideriz dediğimizde "bu kez belki daha önce kaymayanlar da kayar" dedi imalı imalı; "beni mi kastediyorsun?" diye sordum, "evet" dedi. Daha sonra denizdeyken de babası "hadi artık kaydıraklara gidelim" dediğinde "dory abla da kayacak bugün" dedi:) Böylece ben de katıldım eğlenceye. Hep Nemo da bizimle olsaydı diye düşünmekten kendimi alamadım, biraz hüzünlendim ama yine de çok güldüm.
Dönüş yolunda yolunda epey midesi bulandı, Afyon'da sadece ekmek yedi; Bozüyük-Bilecik arası virajlı yolda kustu; sonra rahatlayıp uyuya kaldı. Gece 12 gibi Shrek onu kucağında annesinin evine bıraktı.
Ah bu kuzular nasıl da arada kalıyor...
Sonra da hayat normal ritmine döndü.


21.8.07

Oohhhh Tatili

Bu tatilin özeti denize doğru bakarak derin bir nefes alıp "Oohhh" nidasıyla ve gülümseyerek salıvermekti. Herşey bu hafta başında Shrek'e "bak, sonraki haftasonu Gülsen'in düğünü var, sonraki haftasonu 30 Ağustos, sen Süzmebal'ı Antalya'ya götüreceksin; uzun haftasonu tatili yapacaksak bir bu haftasonu mümkün, sonra Eylül gelecek" dedim. O da ertesi gün, uzun zamandır çok görüşmediği, ama bir süredir yeniden yolları kesişen bir üniversite arkadaşı ile buluştuğunda tatil konusu açılmış. Meğer o da iş değiştiriyormuş, Eylül başında yeni işine başlamadan önce tatil yapacakmış. Bir önceki yazıdaki suşi misafirimiz de o. Suşileri yedikten sonra, gecenin 11'inde başladık nereye gitsek diye konuşmaya. Assos'ta, Bozcaada'da birkasç yeri aradık, hiçbirinde Perşembe girişli iki oda yoktu. Sonra Mete birden "ya niye benim Bodrum'daki pansiyona gitmiyoruz?" dedi. Biliyoruz ki, oraya gitmek onun için çok değişik bir program değil, pansiyonu annesi işletiyor zaten, ama meğer iki gün önce kızını göndermiş Bodrum'a, babaannesinin yanında tatil yapsın diye. Olurdu olmazdı derken karar verildi, Perşembe sabahı yola çıkıldı.
Feribotta kahvaltı fikriyle Beylerbeyi'nde köşedeki dükkandan kıymalı Boşnak böreği alışımızla başlayan çok lezzetli ve çok kalorili tatilimiz 5 gün boyunca başladığı gibi sürdü. Susurluk'ta sadece çay-kahve molası verdik ki öğle yemeğini Manisa'da Köfteci Ali'de yiyebilelim. Vestel fabrika satış mağazasının hemen yanından sanayi sitesine sapılıyor, bir sol, bir sol daha, işte orada. Kağıtta köfte gerçekten çok leziz. Kağıtta denince ben bunu pişme yöntemi sanmıştım ama meğer tabak yerine kağıt üstünde servis yapıldığı için öyle deniyormuş. Ben kokoreç sevmem ama Shrek'inkinden tattım, o da çok güzel. Gerçi böyle bir yer için biraz pahalı bence, üç kişi tıka basa doyduk ama 60 küsür lira verdik.



Akşam Yalıkavak'a vardığımızda başladı bizim "oohhh"lar. 7.30 gibi vardık, mayoları giyip cup denize. Sonra bir Yalıkavak gezintisi, meğer yorulmuşuz da farkında değilmişiz; fazla geç olmadan cup yatağa.

Sağ köşedeki turuncu-mavi havlu ikilisi bizimki, mavi terliklerim orada olduğuna göre ben denizdeyim, fotoğrafı Shrek çekmiş.

Ertesi sabah kahvaltıya indiğimizde önce sahile gidip havluları şezlonglara koyalım, saz şemsiyesiz kalmayalım, bir de yüzüp öyle çıkalım derken keyif zamanları başlamış oldu. Sahil dediğim odadan 50 adım. Üst kattan aşağı inmesi 20, pansiyonun bahçesinden çıkmak 10, denize varmak 20... Denizden çıkınca çay çok güzel gelir ya hani, dereotlu domates ve lor da yakışıyormuş, limon kabuğu reçeli de... Mete gün içinde tepsiyle kumsala çay getirdiğinde de "bi dakka, çay nasıl iyi gider? Islaaak" derken kendimi suya atıyordum.


Yalıkakavak'tan az ilerde tepede Geriş köyü varmış, orada da Mete'nin bizi mutlaka götürmek istediği bir yer varmış: Evgenya... Önceden yer ayırtılırmış, çünkü ancak 10 masası filan varmış. Sarmaşıklar arasından bir evin önündeki sahanlığına girip merdivenlerden 2 kat yukarı çıkıyorsunuz, karşınıza nefis manzaralı bir teras çıkıyor. Bizim oohhh çekmeler şiddetleniyor. Sonra kızl bir günbatımı nefes kesiyor. Mezeler öyle güzel ki balığa yer kalmıyor. Yok yok, anlatmakla olmuyor.

Balık keyfini ertesi akşam pansiyonda yaptık. Hem bizim hem de pansiyondaki isteyen diğer müşteriler için bahçe kapısının içine mangal kuruldu. Bir masa dolusu da zeytinyağlı ve salata yapmışlar, yeme de yanında yat; deniz börülcesi, yoğurtlu havuç kızartması, soslu patlıcan ve hatırlayamadığım diğerleri...


Meğer Mete'nin dayısının hanımı dükkan açmış, daha önce evde yaptığı şeyleri artık orada yapıyormuş. Bir de gittik ki börekler, poğaçalar, gözlemeler, dolmalar, mantılar, tatlılar... Biraz ondan, biraz bundan derken geri yürüyecek halimiz kalmadı ama hala şu tatlıdan da yanımıza alsak, akşama yeriz diyordum. Baklava hamuru gibi bir şey açıp için toz şekerle robottan geçirilmiş limon kabuğu koyup sarıyordu, aklım kaldı. Dükkan çarşıda değil, biraz gözden uzak. Daha çok sipariş üstüne evlere, cafelere, restoranlara yapıyormuş. Dükkanın ismi Dürdane olduğu için önce adı zannettim ama adı Nilgün'müş. Dükkanın isminin niye Dürdane olduğunu sorunca anlattı. Rüyasında ona kuracağı yerin "inci tanesi" anlamına gelen ve d harfi ile başlayan bir adı olacağı söylenmiş. Herkese sormuş sorşturmuş, bulamamış; sonunda tam pes etmiş, adını "İnci Tanesi" koyacakmış ki bir hanım dükkanın adını ne koyacağını sormuş, Nilgün Hanım da "İnci Tanesi" deyince "Aa, yani dürdane" demiş; iyi mi? Ben bu tatilden kesin en az iki kilo alıp döndüm ama hiç pişman değilim. Fotoğrafları Mete'nin makinasında kaldı ama ben size adresini, telefonunu vereceğim; okuyanlar, Yalıkavak'a yolu düşenler uğramadan dönmesin:


Dürdane (Nilgün Bumin)

Yalıkavak İş Merkezi No:23 (Pasaj İçi)

Tel: 0252 385 35 37

Atatürk Caddesi üstündeki fotoğrafçıyla Yalıkavak taksinin arasındaki sokağa giriliyor; ilk sağdan bir araya girilip binanın ortasındaki iç bahçeye gelince solda göreceksiniz.

Neredeyse Bodrum'a inmeden dönüp gelecektik, ama son akşam bir şans verelim dedik. O akşam Shrek de ben de Bodrum fobilerimizi yendik. Bodrum hala güzel. Kaleden eski Halikarnas'a doğru yürürken sağdaki pansiyonların altlarında restoranlar, barlar, hatta kebapçılar var; açık kapılarından içeri bakınca aralıktan deniz görünüyor, taşlık sahile masalar koymuşlar, günbatımını beklerken ayağınızın dibine kadar gelen dalgaların sesini dinleyerek oohhh çekebiliyorsunuz. Gecenin 3'ünde barlar sokağında yürümek zorunda değiliz; aynı günlerimizi beach'lerde geçirmek zorunda olmadığımız gibi. Bodrum'un bizim sevdiğimiz yüzünü gördük geldik. 3 gün kalıp dönmemiz de iyi oldu aslında, tadı damağımda kaldı. Zaten daha uzun süre kalmak tehlikeli olurdu, hiç dönmek istemeyebilirdim. Evin kredi borcu, çocuğun geleceği, hepsi bir anda çok anlamsız gelebilir insana; yaşamak için neye ihtiyacımız var ki gerçekte? diye düşünmeye başlayabilir. (Buna kendi kendine telkin diyebilir miyiz?)

Pazartesi sabahı annemle Güvercinlik'te buluşup onu evine bıraktık, oradan da yola çıktık. Dönüşteki öğle yemeğini ise Akhisar çıkışındaki Köfteci Ramiz'de yedik. Kalabalık olduğu için biraz fast food atmosferi var ama aslında köftesi de, salata barı da gerçekten çok iyi; meşhur oldu, tıklım tıklım doldu diye bozmamış.

2 günü yolda, 3 günü plajda geçen bir tatil ancak bu kadar dinlendirebilir, bu kadar keyif verebilir diye düşünüyorum. Dahasına hayal gücüm yetmiyor.

15.8.07

Suşiye Devam

E tabii suşi yapmanın bu kadar kolay olduğunu görünce arkadaşları çağırıp suşi yapmamak olmaz. Shrek Macro'dan yosun da bulmuş, daha da gerçeği gibi oldu. Bu kez iç malzemesini de çeşitlendirdik; somon ve kurutulmuş domatesin yanısıra avokado, salatalık ve pavurya da koyduk. Üstüne yeşil çay yakışır.

10.8.07

Patlıcan Paçası



Geçen hafta birdenbire kendimi diyet yaparken buldum; öğlen salata, akşam sebze, şirketteki bir kutlamadaki pastayı reddetme derken buzdolabını sebzelerle doldurdum, resimdeki patlıcan paçasını (tarife göre öyle deniyormuş) pişirdim... derken yurtdışından misafirlerim geldi; tabii akşam yemeğine çıkıldı. Çok abartmadım ama havadan çıkmama yetti, şimdi bir türlü giremiyorum. Sonra da iki akşam üstüste Süzmebal ve Shrek'le birlikte hamburger yedim. Aynı yemeği neşeyle paylaşmanın keyfini 1-2 kilo vermeye tercih ederim doğrusu. Ama diyet bir yana, benim patlıcan paçası gerçekten çok lezzetli oldu. Üstelik çok kolay. İmambayıldı seven herkesin seveceğine eminim, o yüzden açık tarif vereceğim.

Malzeme:

4-5 orta boy patlıcan

4 iri domates

4-5 diş sarmısak

3 çorba kaşığı elma sirkesi

2 çorba kaşığı toz şeker

tuz

1 çay bardağı su

Yapılışı:

Patlıcanları tamamen soyup limonla ovarak yayvan bir tencereye dizin. Domatesleri soyup rendeleyin. Sarmısakları ezin. Tüm malzemeyi patlıcanların üstüne dökün. Kapağını kapatıp kısık ateşte pişirin. Soğuduktan sonra servis yapın.

Evet, yanlış okumadınız veya yazmayı unutmuş değilim, içinde hiç yağ yok. İstenirse salata üstüne gezdirir gibi sonradan üstüne çok az zeytinyağı da konabilir, ama böyle de yeterince lezzetli.

Hayat bunun dışında her zamanki gibi akıyor. Akşamları tabletle çizim denemeleri yapıyorum. Süzmebal artık tedirgin değil, varlığıma alıştı, rahatladı. Shrek'le bir yerlere gidip birkaç gün tatil yapmak iyi gelirdi ama sanırım yapamayacağız. Bir avukata daha danıştım; velayet davasının daha 1-1,5 senesi var diyor. Haberler bu kadar.

1.8.07

Suşi Terapisi

Antalya tatilimizin nasıl geçtiğini, nasıl döndüğümüzü, ertesi günü, Erdek'e gidişimizi, 2 ay sonra görüşmek üzere ayrılışımızı anlatmalıyım, çünkü bu bir günlük ve esas amacı yaşananları kaydetmek. Bunu fazla zaman geçmeden, detayları unutmadan yapmam gerek. Belki bir dahaki yazımda. Şimdi anılar biraz fazla canlı. Neşeli, mutlu anları hatırlayınca, şimdi öyle olamadığımız için duyduğum keder ağır basıyor, neşeyle anlatamıyorum.

Onun yerine dün akşam Shrek'in yaptığı suşi denemesini anlatayım, havamız dağılsın. Aslında "deneme" olarak adlandırmak için fazla güzel oldu. Geçtiğimiz haftalarda yalnızken iki deneme yapmış ve ağız tadımıza uygun bileşimi bulmuş zaten. Suşi sarmak için kullanılan yosun/yaprak bazı marketlerde bulunuyor ama bizde yoktu. O yüzden suşi sarma hasırının üstüne streçfilm serdik. 1 bardak pirinci 2 bardak + 2 parmak su + 2 parmak elma sirkesi içinde pişirdik. Lapamsı pilavı biraz dinlendikten sonra streçfilmin üstüne yaydık, biraz bastırarak ezdik, üstüne somon füme dilimleri ve suda bekleyip yumuşattıktan sonra doğradığımız kurutulmuş domatesleri yerleştirdik. Hasırın yardımıyla sıkıştırarak rulo haline getirip dilimledik ve soya sosuyla servis yaptık. Hepsi bu kadar...


Notlar:


  1. Kurutulmuş domatesler doğranmadan, bütün halde konursa keserken dağılıyor.

  2. Elektrikli bıçakla kesince çok daha düzgün oluyor. (bkz. aşağıdaki resim, yakındaki tabak)

  3. İç malzemesini ortaya ince koymak yerine pirincin üstüne yayınca ortası spiral şeklinde oluyor. (bkz. aşağıdaki resim, yakındaki tabak)
Balkonda suşiden sonra kaç zamandır istediğim, bir türlü fırsat olmayan "The Illusionist"i seyrettik. Çok hoş, çok. Zaten ruhum çok uzun zamandır ciddi, ağır, derin, zor şeyleri kaldırmıyor. Çok eskiden, çok gençken, sadece ciddi-ağır-zor şeyleri değerli sanırken tüm hakkımı kulanmışım anlaşılan. Boş-sığ-kolay ile eğlenceli-hafif-ince-kolay'ı bir sandığım, ikisini birden aşağıladığım için hayat beni kolay filmler ve kolay kitaplara mecbur etti, ya da sadece onların zamanı geldi. Yanlış bir anlam çıkmasın sakın, hiç de şikayetçi değilim. Sue Grafton'un Lanetli'nin L'sini, Lawrence Block'un Av Peşinde Hırsız'ını, Peter Ackroyd'dan Chatterton'ı okudum son bir ayda, Nemo bilgisayarda oynarken veya uyumadan önce veya o havuzda diğer çocuklarla oynarken. Ay ay, ben bunlardan bahsetmeyecektim.

22.7.07

Süzmebal ile Nemo Arkadaş Oldu

Son haftaya giriyoruz ama Şule sağolsun, bu kez gün saymıyoruz. Daha doğrusu sayıyoruz da babasına gitmesine kaç gün kaldı diye değil, tatile gitmeye kaç gün kaldı diye sayıyoruz. Haftaiçinde Nemo huzursuzlanmaya başladıydı aslında. Sürekli oyuncak aldırmak istiyor, hiçbir şeyden mutlu olmuyor, coşkuyla karşıladığı bir yer, bir eğlence, az sonra hayalkırıklığına dönüşüyor(du) ; ben de ofisteyken bunları anlattım (bu içi dışı bir olma durumu bloga has değil tabii). İyiki de anlatmışım, Şule "niye tatile gitmiyorsunuz?" dedi. Sahi, niye gitmiyoruz? Öncelikle Nemo istemediği için, uçak kulaklarımı acıtıyor, arabada sıkılırım dediği için, biraz ev hala satılmadığı, paramız kısıtlı olduğu için, ama galiba Nemo sıkılır, ben ne yapacağımı bilemem diye korktuğum için... Neyse, sonuçta hemen Antalya tarafında bir tatilköyünde yer ayırttık, uçağı ayarladık, Salı akşamı gidip Pazar akşamı döneceğiz, o da bu yaz birlikte son gecemiz zaten. Son hafta dikkati dağıtacak, evin her köşesinde, her oyuncağıyla vedalaşıp hüzünlenmesine engel olacak bir formül oldu bu. O istemem, ben sıkılırım diyen çocuk haberi verdiğimde sevinç nidalarıyla çevremde tur attı. O zamandan beri de tatile kaç gün kaldı diye gün sayıyor... İtiraf etmeliyim ki, Sonnur Ablamızın "biraz sınır koyun, her istediğini yapmayın, yoksa öbür taraftaki hayatıyla başetmesi daha zor olacak" demesi de çok etkili oldu. İnsan ne yapılması gerektiğini biliyor ama yapması için bazen başka birinden duyması daha etkili oluyor.
Bir başka haber de Süzmebal ile ilgili. Cuma akşamı Shrek oğlunu aldığında "arkadaş ister misin?" diye sormuş, o da "kaç yaşında?" deyip aynı yaşta olduklarını duyunca "tamam" demiş. Ben de Nemo'ya sordum, gerçi biraz daha spesifik sordum, Shrek'in oğlu onun yanıdaymış, gitmek ister misin diye, o hemen fırladı zaten. Giderken biraz bilgi de verdim, onun da annesiyle babasının ayrı olduğu, haftaiçleri annesinin yanında kaldığı gibi... Süzmebal da görmeyeli çok büyümüş, neşeli karşıladı bizi. Burgerking'den birşeyler ısmarlamışlardı zaten, çocuklar balkonda oturup onları yedi, biz de hemen içerde, salonda oturup sohbet ediyormuş pozunda kulak kabarttık. Müzik de açık olduğu için herşeyi duyamadım ama duyduğum kadarıyla yemek boyunca Nemo bütün saflığı ve açıklığıyla hayatını anlattı. Kime çektiyse?... "Babam annemi hep yalnız bırakıyordu, sonra kavga etmeye başladılar... babam benim televizyon seyretmeme hiç izin vermez, hep kendi maç seyreder... mahkemeler sürüyor... ben playstayşında bir tek spayro oynuyorun, onu bana Shrek getirdiydi..." ve daha kimbilir neler neler, bunlar aradan kopuk kopuk duyduklarım sadece. Shrek oturduğu yerden Süzmebal'ı görebiliyordu, arada dönüp babasına bakıyormuş ama kendiyle ilgili hiçbir şey anlatmadı sanki. Ben sonradan Nemo'dan öğrendim, annesinin evinde çok legosu olduğunu, abisi olmasının iyi olduğunu, ingilizce olmalarına rağmen bütün oyunları oynayabildiklerini anlatmış. Sonra biraz içerde oynadılar, bir süre sonra film seyretmek için salona yerleştiler. Bütün filmleri ikisi de görmüş olduğu için seçemediler ama Süzmebal seçimi Nemo'ya bıraktı; sonunda benim görmediğim tek film seçildi. Film sırasında bir ara Nemo'nun ilgisi dağıldı, içerdeki odaya, oyuncaklara gitti, sonra yine geldi. 11 gibi, film bitmeden, 11.30'daki dizisine yetişmek üzere eve döndük.
Ertesi gün akşam vakti dışarıdan eve dönerken, Nemo "Shrek'lere gidelim mi yine?" diye sordu. "Bugün babanneye gideceklerdi" dedim, Nemo "e babanneye gitsek olmaz mı?" dedi. Olur aslında, niye olmasın?... Aradığımızda öğrendim ki, babanne Süzmebal'a "sana komşulardan arkadaş bulayım mı?" diye sorduğunda o da "yok, babamın orada çok iyi bir arkadaş buldum, gerek yok" demiş. Onlar da dönüş yolundalarmış aradığımda. Nemo bu kez onların bize gelmesini tercih etti, Süzmebal da "Nemo seçsin" dediği için sadece Shrek'i ikna etmek gerekti. Süzmebal tişörtü lekeli olduğu için eve uğrayıp üstünü değişmiş, öyle geldi. Biraz oynadılar, sonra film seyretmek istiyoruz dediler. Biz de mutfakta oturup sohbet ettik. İkisi yanyana kanapede oturmuş film seyrederken Shrek de "tamam, sen ilgilenirsin çocuklarla, benim uykum geldi, gidip yatayım" esprileri yapıyordu. Olacak, bir gün o da olacak. Film bittikten sonra gittiler. Nemo "onların evine de gidelim, star wars legolarının hepsi varmış" dedi. Anladım ki annesinin evini kastediyor. Hmm, o olmaz işte. Ama söylemedim tabii, annesi ayrılmalarından beni sorumlu tutuyor demedim.
Nemo bugün annemle sohbet ederken "Süzmebal benim en iyi arkadaşım" demiş.

15.7.07

İki Hafta Kaldı

Yaz geçiyor.

Geçen haftanın en önemli programı Elif'lere misafir oluşumuzdu. Hem kabuğumuzdan çıkıp Büyükada'ya günübirlik bir gezi yapmamız, hem de Elif, tatlı Anatol Elif'in annesi ve eşiyle tanışmamız, gösterdikleri ilgi, harcadıkları zaman, Elif'in lezzetli yemekleri... o günün güzellikleri saymakla bitmez.

Biraz üzülüyorum çünkü Nemo artık sitenin havuzundan hevesini aldı, bütün günü evde televizyon seyrederek geçirmek istiyor. Bunda buradaki çocuklarla kalıcı arkadaşlıklar kurmaktan kaçınmasının rolü büyük sanırım. Geçenlerde birkaç çocukla basket sahası önünde konuşmaya başladı; ikinci cümlesi "ben 45 günlüğüne buradayım" demek oldu. Zamanın dolduğunun, babasına gitme zamanının yaklaştığını biliyor, biraz onun tatminsizliği var üstünde. Kendini neşeli olmaya zorluyor ama ben hissediyorum.

Ben bir yandan izinli günlerimde Nemo'yla vakit geçirip ofisteki günlerimde bütçe yapmayla, rapor hazırlamayla, sunum hazırlatmayla uğraşırken bir yandan da velayet davasını hızlandırmak için ne yapabilirim diye düşünüp duruyorum. Aklıma gelen Yargıtay'daki dosya oldu. Hakim velayet askıda diye yorumladığı için Nemo'yu servisten alıp saklamasının suç olmadığına karar vermişti! Oysa hukukçuların bir kısmı (benim avukatım dahil) ısrarla yeni Medeni Kanun'un geçerli olacağını, velayetin bende olduğunu söylüyorlar. Elif'in annesi pek ihtimal vermedi (ki muhtemelen gerçekçi bir yaklaşım) ama eğer Yargıtay da öyle düşünürse kararı bozar; bu da velayet davasını anında bitirir. Hukuk nasıl bu kadar yoruma açık olur ki?! Yarın bir tanıdığın tavsiye ettiği bir hukuk bürosuyla daha konuşacağım; davaları üstlenmeleri için değil, sadece görüşlerini almak için. Geçen hafta Mor Çatı'nın danışman avukatı ile de konuştum; o da yeni kanunun uygulanması gerektiğini söylüyor. Dört yıl önce, evli olmamamıza rağmen, Aile Mahkemesi'nin aileyi koruma yasasına dayanarak tedbir kararı vermiş olduğunu duyunca kararın kopyasını rica etti, uygulamada sorunlarla karşılaştıklarında emsal gösterebilirlermiş. Gönderirim tabii...

Bugün 20 yıldır İsviçre'de yaşayan arkadaşımdan haber aldım. 4 yaşındaki küçük oğlunda Duchenne tipi müsküler distrofi olma ihtimali belirlenmiş. Bu korkunç bir kalıtsal kas hastalığı. Lütfen lütfen lütfen, lütfen doğru olmasın. Ben bir süredir pek aramaz olmuştum; üç çocuklu mutlu aile tablosu içinden bana acıyarak bakacak, tam da anlayamayacak gibi gelmişti. Böyle düşündüğüm için özür diliyorum.

6.7.07

Tatile Devam

Bu hafta da iki gün çalış, iki gün evde kal, bir gün daha çalış ritminde geçti. Günlerimiz birbirine karıştı tabii. Dün Nemo "bugün günlerden ne?" diye sordu, ben perşembe deyince de "hmm, bu kötü, o zaman iki hafta kaldı" dedi. "Yok yok, daha üç hafta var!"

Sanırım zamanın daha yavaş geçmesi için günlerini tembellikle ve biraz sıkılarak geçirmeyi özellikle seçiyor. İlk günler daha erken kalkardı, şimdi 9.30 gibi uyanıyor. TV karşısında ayılma, kahvaltı, oyun-TV-oyun-TV-... derken ben evdeysem akşamüstü havuz, sonra park, sonra yine TV, yok ben o gün işe gittiysem ben eve gelince park, biraz basket sahası, sonrası aynı. Arkadaş olduğu birkaç çocuk varsa havuzda veya parkta keyfine diyecek yok. Lyoko kodu ile Lilo ve Stich dizileri kaçırılmıyor, ama o arada bir dolu başka dizi de seyrediliyor. 12'de ancak yatıyoruz. Bu yaz tatilinde fazla anlatacak bir şey yok. Onun yerine birkaç fotoğraf göstereyim.
Basket denemelerive sonrasında kirli, terli ama keyifli...

"En güzel portakallı dondurmayı annem yapıyor" diyor ama hazırına da razı;

özellikle havuzbaşında keyif yaparken...

Hep neşeli anlarda fotoğraf çekilmesi ne güzel... Üç kuruşluk şişme bot söndü diye ağlarken, arkadaşıyla kavga etti diye somurturken, yaz ödevinin başında somurturken, sıkıldı diye somurturken çekilmediği için o anlar unutulup gidecek. Buraya da yazmasa mıydım acaba?

1.7.07

Tablet

Tablette ilk deneme:) Biliyorum, çoook acemice.. Ama aleti keşfetmeye çalışıyordum sadece. Üstelik içinden çıkan CorelDraw Shrek'in bilgisayarında yeterince hafıza olmadığını iddia ederek kurulmayı reddetti. Ben de Shrek'in bana açtığı başka bir programı denedim, bu kadar oldu. Sonra da PrntScrn... Ayakları da vardı ama ekrana sığmadı, küçültmeyi de beceremedim. Benim laptopum bir iş bilgisayarı olduğu ve hain BT'ciler cep telefonu destek programı bile kurmamıza izin vermediği için sadece Shrek'teyken kullanabileceğim; dolayısıyla yenilerini yapamıyorum. Bunu da iki hafta önce, Nemo gelmeden önce, erken doğumgünü kutlaması sırasında yaptıydım; zaten tablet bana Shrek'in doğumgünü hediyesiydi. Şimdi önceki yazıları dikkatli okumamış olanlar genç ve ince bir hippi olduğu sanabilir, oysa o benim ruhum; yani galiba, çünkü kendimi nedense hep böyle çizerim...

29.6.07

Tatil

Nedense çok yazasım yok. Bu sene pek fotoğraf da çekemiyorum, eğlenceli aktiviteler de pek yaratamıyorum, karşısına geçip Nemo'yu seyrediyorum. Ama birlikte olmak sanırım onun için de yeterli. Günler hızla geçiyor. Nemo zamanının çoğunu havuzda, kalanını lego yaparak ve televizyon seyrederek geçiriyor. Ben her zamanki gibi ona süslü tabaklar, çiçek şeklinde salatalar, çiftlik hayvanları şeklinde fıstık ezmeli ekmekler, ev yapımı limonatalar hazırlıyorum ama bahçedeki ağaca tırmanıp topladığı bir avuç kiraz kadar heyecanlı olur mu bilmem... Bunların dışında patlamış mısır ve portakallı sorbeyle besleniyoruz:)








Tatil böyle bir şey işte...



23.6.07

41

Bugün bitmeden yazayım istedim.
Bugün benim doğum günüm. Sarhoş değilim, yasta da değilim. Babamın öldüğü yaşa da tam 30 sene var.
Teoman'ı severim.

20.6.07

Başka Bahara Kaldı

Neşeli bir yazı olması gerekirdi, çünkü Nemo cumartesiden beri yanımda. Ama muhtemelen biraz buruk bir yazı olacak, çünkü dün duruşmada Mammut'un bir tanığı dinlendi; annesinin ifadesi talimatla gelmişti. Annesi "evi ve çocuğu terk ettiğimi, ev benim olduğu için kilitleri değiştirip onları eve almadığımı, torununu oğlunun büyüttüğünü, sonra benim oğlumu almak istediğimi, hatta aldığımı, ama torunun (yani Nemo'nun) bu durumdan rahatsız olmaya başladığını ve Erdek'e taşındıklarını, çocuğun onların yanında mutlu olduğunu, benim başka bir adamla yaşadığımı söylediğimi, oğlunun bu yüzden çocuğu vermediğini" söylemiş. Duruşmadaki tanığı ise daha önce ne gördüm, ne adını duydum, Mammut onun halasının torunuymuş. Beni tanımadığını söyledi gerçi, o konuda yalan söylemedi, ama "evini ve çocuğunu terk etti, ben de Mammut'a yardımcı oldum, torunumu götürdüm, arkadaşlık ettiler, başka bir adamla yaşadığını duydum, M oğlunun başka bir baba tarafından büyütülmesini istemediği için vermek istemiyor" dedi. Bu arada ben "evi ve çocuğu terk etti" bölümüne heyecanlanıp ekrandan avukatıma göstererek "beni tanımayan kadın bunu nasıl biliyor olabilir, bu sadece ona söylenen" filan diye fısıldadım ve hakimden sıkı bir azar işittik. Dikkatini dağıttığımız, bunun saygısızlık olduğu, sabahtan beri kaç duruşmaya baktığımızı biliyor muyuz vs. Sesimizi çıkaramadık tabii.
Benim avukatım "ifade duyuma dayalıdır, kabul etmiyoruz" dedi. Karşı taraf daha önce verdiğimiz listedeki diğer tanıkları dinletmek istiyoruz dedi. Bu hakim her seferinde en fazla iki tanık dinlettiği için, her birinin de tebligatı alması, mazereti olması vs derken birkaç duruşma attığı için bu sonsuza kadar sürebilir. Benim avukatım, hepsi aynı şeyleri söyleyecekse dinlemek zaman kaybıdır dedi. Bunun üstüne her bir tanığın ayrı ayrı hangi konuda bilgisi olduğunu bildirmeleri için 20 gün süre verdi. Bir sonraki duruşma tarihi 18 Ekim.
Şimdi dosyadaki tanık ifadelerine karşı dilekçe yazılacak. Onlar tanık listesinin (en fazla oyalayacak şekilde) farklı konularda bilgisi olduğuna dair yalanlar uyduracak. Biz bunların doğru olmadığını, kim oldukları ve neleri bilemeyecekleri konusunda dilekçe vereceğiz. Ama tanık ifadelerini eksik alarak karara bağlarsa Yargıtay tarafından bozulacağından çekinen hakim en az iki tanesini daha dinleyecek. Bu da en iki duruşma daha demek. İlki Ekim olduğuna göre, ikincisi en iyi ihtimalle Ocak 2008. O celse hala tanık dinleneceği için karar bir sonrakine kalacak...
Kısa bir yazı olacakmış, çünkü biz şimdi sitenin havuzuna gideceğiz. Dün duruşmada olduğum, sonra da bir toplantım olduğu için bütün gün anneanneyle evdeydi, kah oyun, kah -ama daha çok- tv seyrederek geçirdi tüm günü. Şimdi içerde havuz kenarına indireceği oyuncaklarını topluyor.

15.6.07

Ev Makarnası

Benim sevgilim geçen hafta iş seyahatindeydi. Bana üç kısa kollu, poplin, ütü istemeyen iş gömleği (ceket içine giydiğim bodylerden nefret ediyor), bir ev içi şort takım (aslında pijama ama o da poplin bir gömlek-şort takımı, bence uyumak için fazla şık), bir parfüm (kokusunu beğenmiş), bir makarna açma-kesme makinası, bir makarna kurutma askısı ve bir vişne çekirdeği çıkarma aleti getirdi:) Ben de hemen ertesi akşam ilk ev makarnamı denedim. Burcu'dan kurs aldığım özel derste onu izlerken öğrendiğim kadarıyla...
2 bardak un, 4 yumurta, yarım kaşık tuz, 2 kaşık su ile, hem de tembel işi, robotta yaptım hamuru. Açma kısmı uzun sürdü (henüz elim ağır tabii) ama zor değildi.
Unlu ellerle fotoğraf çekilmiyor. O yüzden ara aşamalar pek yok...

Gecenin bir yarısında taze taze pişirmedim tabii. Daha sonra yaparız diye (ve kurutma askısını denemek için) kurutmayı denedim. Geceden onları astım. Bu aletlerle yapması pratik ama yine de 2 saat sürdü.

Sabah böyle buldum... Kendilerini yere atmış, kaçmaya çalışıyorlardı. Hatta birkaçı masadan inmeyi bile başarmıştı.
Ama onları toplayıp bir kutuya doldurdum. Akşam geldiğimde Shrek pişirmişti bile...

Vişne çekirdeği çıkarma aletini denemek için henüz erken; daha vişne zamanı değil. İyi de annesi o kadar güzel vişne reçeli yapıyor ki ben nasıl o kadar güzel yapacağım. Üstelik geçen sene yapıp verdiği dev kavanoz daha bitmedi. Ama Shrek "her eve lazım" dedi:))

Bu gece yatmadan yazmak istedim, çünkü yarın gündem değişecek. Sabah Nemo'yu almaya gidiyorum.




12.6.07

3 No'lu Not

Elif bir önceki yazımdaki 3 no'lu notu anlamadığını söyleyince fark ettim ki İl Sağlık Müdürlüğüne ve Tabipler Odası'na gönderdiğim dilekçelerden bahsetmemişim. Aşağıya kopyaladım ben de. Anlatmaya çalışmaktan daha kolay.

İlgi : Oğlum Nemo'nun muayenesi sonucunda x no’lu Merkez Sağlık Ocağı tarafından verilmiş 01.06.2007 tarih ve xxx protokol no.lu sağlık raporu

1999 İstanbul doğumlu oğlum Nemo, 2003 yılında babasıyla ayrılmamız sonrasında, babası tarafından defalarca kaçırılmış, 2005 yılından itibaren babası tarafından yerleştirildiği Erdek’te babaannesiyle yaşamaya başlamıştır. Babası tarafından gönderildiği xxx Okulu 2. sınıfına devam etmektedir. Çocuğumla birlikte olabilmek için sürdürdüğüm hukuk mücadelesi içinde açtığım dava sonuçlanana kadar Aile Mahkemesinin verdiği tedbir kararını icraya koyarak her ayın 1. ve 3. haftasonlarında cuma akşamüstü oğlumu Erdek’ten alıp İstanbul’daki evimize götürmekte, pazar akşamı geri getirerek Erdek’e bırakmaktayım.

01.06.2007 Cuma tarihinde oğlumu almak üzere yola çıkmadan önce, babası arayarak Nemo'nun hasta olduğunu, ateşi çıktığını söyleyerek çocuğu almamamı istedi. Oğlumun gün sayarak benimle İstanbul’a geleceği zamanı beklemekte olduğunu bildiğim için ben yine de yola çıktım. Babası gösterdiği husumet nedeniyle Erdek’teki evlerinin ve babaannenin cep telefonunun numaralarını da benden gizli tutmakta olduğundan, arayıp Nemo'yla konuşma şansım da yoktu. Bu arada İcra Müdürü de arayarak Nemo'nun babaannesinin bir sağlık raporu getirdiğini, bu nedenle çocuk teslimine gidilmeyeceğini söyledi. Annemle birlikte Erdek’e vardığımda öncelikle İcra Müdürü’nden babaannenin götürdüğü raporun ve reçetenin kopyasını aldım. Raporun x no’lu Sağlık Ocağı tarafından anksiyete tanısıyla verilmiş 10 günlük bir rapor olduğunu gördüm. İlk aklıma gelen, bu raporun babasının baskısıyla verilen sahte bir rapor olduğuydu. Reçeteyi okuyamadığım için bir eczaneye uğrayarak eczacıya danıştım. Eczacı bana reçetenin tonsilofaranjit tanısı ile verildiği ve bu tanıyla uyumlu bir antibiotik, paracetamol, antienflamatuar sprey içerdiğini söyledi. Raporla reçete arasındaki uyumsuzluğun yanısıra 8 yaşındaki bir çocuğa anksiyete tanısı ile 10 gün rapor verilmesine çok şaşırdım. Bu yaştaki çocuklara herhangi bir pedagoga veya çocuk psikiyatrisine sevk etmeden 10 günlük anksiyete raporunun bir sağlık ocağı hekimi tarafından verilmesine anlam veremedim.

Oğlumu görmeye gittiğimde sarılıp selamlaştıktan sonra, üzgün şekilde babaannesinin benimle gelemeyeceğini söylediğini belirtti. Hayal kırıklığı içinde o kadar da hasta olmadığını, benimle gelebileceğini söyledi. Sabahleyin okulda iyi hissetmediğini, hemşirenin kendisine bir hap verdiğini, onu yutmaya çalışırken kustuğunu anlattı. Ben gördüğümde gerçekten de ateşi yoktu, ama süzgün bir hali vardı. Babaannesi benimle gelmesine izin veremeyeceğini söylediğinde anlam veremedi, arabayla gideceğimiz için yorulmadan gideceğini söyledi. Raporlu olduğu için icra yoluyla onu almamın mümkün olmadığını söyledikten sonra neşelenmesi için biraz oyun oynadık. Hava da güzel olduğu için balkonda pişti, kızmabirader gibi oyunlar oynadık. Benimle gelemeyeceği için üzgün olmasınının dışında, ruh halinde ve zekasında her zamankinden farklı bir durum gözlenmiyordu. Annemle birlikte birkaç saat yanında kaldıktan sonra, babasının ertesi sabah geleceğini söylemesi üzerine oradan ayrılarak İstanbul’a döndük.

İstanbul’a döndüğümde, sağlıkla ilgili bir firmada çalıştığım için çevremdeki doktorlara bu konuyu danıştım. Hepsi böyle bir şeyin olamayacağını, eğer oluyorsa doktorun bu raporu baskı altında vermiş olabileceğini veya bunun bir rapor sahtekarlığı olabileceğini söylediler. Özellikle de velayet davasının sürdüğü kritik bir dönemde, annesinin alacağı cuma günü verilmiş 10 günlük bir anksiyete raporu şüphe uyandırmaktadır. Çalıştığım şirketteki hekimlerden biri, hekim hekime konuşarak anlamaya çalışacağını söyleyerek raporu veren Dr.Xxxxx Xxxxx’ü aradı. İzne ayrılmış olan doktora cep telefonundan ulaştık. Kendisi oğlumun adını duyunca hatırlamadığını ve mahkemeden haberi olmadığını söyledi. Oysa ki, Bandırma küçük bir şehir, ve bu hekim aynı zamanda Nemo'nun gittiği okulun da hekimi olduğu için oğlumu tanımamasına ve mahkemeden habersiz olmasına ihtimal vermedim. Kendisi biraz ısrar edince, hekim arkadaşıma kendi raporunun sorgulanamayacağını ifade etti. Anksiyete raporunu niye verdiği sorulduğunda ise çocuğun apatik ve dezoryente olduğunu belirtti. Hekim arkadaşlarım, apati ve dezoryantasyonun anksiyeteden ağır bir durum olduğu, bu durumda bir çocuğun rapor verilip eve gönderilmeyeceği konusunda beni bilgilendirdiler. Öte yandan apatik ve dezoryente veya anksiyete halindeki bir çocuğun bir kaç saat boyunca pişti ve kızma birader gibi zeka ve beceri gerektiren oyunları oynayamayacağını söylediler.

Gözlemlerim ve aldığım bilgiler ışığında, raporun verilmesi için babası veya babaannesi tarafından Dr.Xxxxx Xxxxx’e baskı yapıldığını tahmin ediyorum.

Hukuk davasının sürdüğü bir ortamda, haftasonu annesini görmeyi, onunla eve gitmeyi bekleyen çocuğun umutları yerini hayal kırıklığına bırakırken, bir yandan da tıp mesleği üyelerinin saygınlığına gölge düşürmesi mümkün bu tip olayların önlenmesi, bir daha yaşanmaması, başka annelerin ve çocuklarının mağdur olmaması için olayın soruşturulmasını, tespitlerim haklı görüldüğü takdirde ilgilisi hakkında gerekli işlemlerin yapılarak sonucunun aşağıda yazılı adresime tebliğini saygılarımla arz ederim.

dory

Tel :
İş Adresi :

Göndermeden önce avukatıma da okudum, sadece son cümleyi azıcık değiştirdi. Tahmin edeceğiniz gibi doktorla konuşan Shrek. Adını ve telefonunu da verdiği için doktor dün onu arayıp "şikayetini geri çeksin" demiş. Dilekçenin altında benim telefon numaram da var gerçi, niye beni aramadı acaba?... Belki dilekçemin kopyasını vermemişlerdir.
Dün akşamdan beri aklımda dönüp dolaşan bir düşünce bulutu var. Hoşgörü ve bağışlama üzerine düşünüyorum. Hangi durumlarda uygundur, ne zaman ezilmenize neden olur, yanlış davranışlara karşı ne zaman mücadele edilir, ne zaman akışa bırakılır vs... Sanırım adam "aa, böyle bir durum olduğunu bilmiyordum, babaannesi uzun süreli rapor vermemi rica etti, ben de kırmak istemedim" gibi bir şeyler dese şikayet etmezdim. Bu şikayetle ona hiçbir şey olmayacak aslında, işini kaybetmez, siciline işlenmez, zaten çocuğun anksiyete göstermediğini kimse ispat da edemez; belki biraz prestij kaybeder, etiğe, hukuka çok değer veren bir imajı varsa, belki o biraz zedelenir, bunların da hepsi varsayım. Çevredeki kendi de aynı şeyleri yapan insanlar geriye çekilip cıkcık diyerek bakar ya, belki öyle olur.
Karşımızda farkındalık, ne yaptığını ve sonuçlarını anlama, bilseydim yapmazdım düşüncesi, kısaca pişmanlık gördüğümüzde, bunu, aynı şeyi bir daha yapmayacağının güvencesi olarak algılar ve bağışlarız. İtiraz, saldırarak savunma, yaptıklarının etkilerine aldırmama tavrıyla karşılaştığımızda da çatışırız Ben bu durumda şikayet ederim, çünkü o zaman sonuçlarından çekinerek "bir daha yapmaması" ihtimali olabilir.
Ben mi herşeyi fazla ciddiye alıyorum acaba?

11.6.07

Miras (the Inheritance)

Shrek seyahatte olmasa Hallmark Channel'da sürekli romantik kadın filmleri gösterdiklerini keşfedemeyecektim (her şeyde iyi bir yön bulmakta üstüme yoktur:) Kadın filmi dedim diye lütfen kimse savunmaya geçmesin, kötü bir şey kastetmiyorum.

Bu akşamki filmde zengin, aristokrat bir ailenin yanlarına alıp yetiştirdikleri güzel, akıllı, iyi kalpli bir kızın (sonradan baktım, Cari Shayne diye bir aktris oynuyormuş) hikayesi vardı. Evin babası o kadar demokrat ki kızı davetli oldukları baloya bile götürüyor; yerel at yarışlarında kıymetli atını bizim kızın koşturmasını istiyor. Tabii kıza hizmetçi deyip adamın geleneklere karşı geldiğini söyleyen bir de kızgın adam var ortalıkta. Aslında o adamın şımarık yeğeni de kızın peşinde ama o daha çok karanlıkta kıstırma niyetinde; oysa kıza aşık bir de centilmen var -ona esas adam diyelim bundan böyle-.


Kızın düşmanı sadece o aristokrat kızgın adam değil; bir de ailenin yanına koca aramaya gelen güzel ama yılan bakışlı kadın var (ki o rolü de Brigid Brannagh diye bir TV dizisi oyuncusu oynuyor -fotoğrafı aşağıda-). Yılan kadın baloda şımarık aristokrata pas veriyor ama adamın gözü güzel fakir kızımızda olunca fena halde kıskanıyor. İlk fırsatta da kıza çelme takmayı kendine iş ediniyor. Önce kıza haddini bilmesini, onun başka bir dünyaya ait olduğunu söyleyip moralini bozuyor; sonra başka bir davet gecesi, kızın bahçenin derinliklerine yürüdüğünü, öbür adamın da peşinden gittiğini görünce, az sonra beliren esas adama kızın onu sorduğunu, sonra da bahçeye gittiğini söylüyor. Zannediyor ki adam kızla öbürünü birlikte görünce kızacak filan. Halbuki öbür adam kızı zorla öpmeye çalışıyor, esas adam da onu kurtarıyor:)

Tam o sırada, evin babası yıllar önce ölen kardeşinin eşyalarını ilk kez açıp bakıyor ve bir mektup buluyor. (bir şey söylemiyor ama biz anlıyoruz:) Hemen sonrasında bahçede olan olayı öğrenip şımarık ve küstah aristokratı tartaklarken kalp krizi geçiriyor. Ölüm döşeğindeyken kızı çağırıp ona kardeşinin kızı olduğunu açıklayıp bunu belgeleyen mektupları verdikten sonra ölüyor.

Mezarlıktan dönerlerken evin annesi "sakın bir yere gitme, mutlu insanlar hiçbir şeyin değişmesini istemezler, burada çok büyük bir değişiklik oldu zaten, başka değişiklik istemiyorum" diyor; kız da gidip mektupları yanan şömineye atıyor. Ama onu kapı aralığından gözleyen genç ve fakir seyis/uşak/vs kız odadan çıktığında mektupları ateşten alıveriyor. Bu kapı aralıkları filmde tekrarlayan bir motif zaten. Mesela bir sonraki sahnede de bizim kız, kapı aralığından duyduğu bölümüne bakarak aşık olduğu adamın öbür kıza aşkını anlattığını zannediyor, ama aslında adam ölen amcanın karısına yazdığı aşk mektuplarını okuyormuş -kız sonunu beklemeden gidiyor ama biz gerçeği görüyoruz-.

Bu arada filmin başlarında, olaylar bu kadar gelişmemişken, uşak/seyis evin annesinin mücevherlerini çalıp satıyor, bizim kız bunu öğrenince bir daha yapmamaya söz verirse bunu gizli tutacağına söz veriyor. O sırada bu konunun filmin sonunda nasıl bir önem taşıyacağını bilmiyoruz tabii. Hizmetçilerin odalarda kayıp mücevherleri aradığını öğrenen yılan kadın bir kolyeyi de kendi çalıp kızın odasına bırakıyor; ertesi gün hizmetçiler bulduğunda da dananın kuyruğu kopuyor. Önce bizim kızdan bir açıklama istiyorlar, ama o seyis/uşağa söz verdiği için gerçeği söylemiyor ve odadan kaçıyor. Ama az sonra seyis/uşak getirip çaldıklarını geri veriyor; yılan kadın "aa, demek Edith'le ortak çalışıyorsunuz" deyince çocuk "bizi konuşurken siz de görmüştünüz" diyor, böylece kadının yalanı ortaya çıkıyor; evin annesi az önce hırsızlık yaptığını itiraf eden çocuğun sözüne güvenip yılan kuzini evden kovuyor. Seyis/uşak o sırada ateşten kurtardığı mektupları da ortaya çıkarıyor. Böylece bizim kızın esas çocukla aşkına engel olan sınıf farkı da ortadan kalkmış oluyor ve onlar öpüşürken film bitiyor.

Nasıl ama?...

Bu aralar bana hep sonunda aşıklar kavuşmuş öpüşürken biten filmler kısmet oluyor:) Ya da ben dergi karıştırır veya blog dolaşırken, onların gösterildiği Hallmark Channel'ı açıyorum. Söz, bir daha romantik aşk filmleri hakkında ileri geri konuşmayacağım. Bütün söylediklerimi de geri alıyorum.

Not 1: Şimdi -belki bir fotoğraf bulur da buraya koyarım diye- digiturk'ün web sitesinden filmin detaylarına baktım. Meğer film Louisa May Alcott'un 17 yaşındayken yazdığı bir romandan uyarlanmış:)) Ben "Küçük Kadınlar"ı da ezberleyene kadar, 15 kez filan okumuştum... ama o zaman 9 yaşındaydım.
Not 2: İlkokulda her okuduğumuz şeyin özeti ve anafikrini çıkartırdık. Bana hep babam yardım ederdi, hatta kendi yapardı; ben de hep tek başıma yapamayacağımdan korkardım. Babacığım, iyi ki yardım etmişsin, senin nasıl yaptığına baka baka öğrenmişim işte.
Not 3: Akşam Shrek aradı. Nemo'ya 10 günlük anksiyete raporunu veren doktor Shrek'i aramış, "benim eşim hukukçu, şikayetini geri alsın, yoksa biz de işi çirkinleştirmesini biliriz" demiş.