Akşam Yalıkavak'a vardığımızda başladı bizim "oohhh"lar. 7.30 gibi vardık, mayoları giyip cup denize. Sonra bir Yalıkavak gezintisi, meğer yorulmuşuz da farkında değilmişiz; fazla geç olmadan cup yatağa.

Ertesi sabah kahvaltıya indiğimizde önce sahile gidip havluları şezlonglara koyalım, saz şemsiyesiz kalmayalım, bir de yüzüp öyle çıkalım derken keyif zamanları başlamış oldu. Sahil dediğim odadan 50 adım. Üst kattan aşağı inmesi 20, pansiyonun bahçesinden çıkmak 10, denize varmak 20... Denizden çıkınca çay çok güzel gelir ya hani, dereotlu domates ve lor da yakışıyormuş, limon kabuğu reçeli de... Mete gün içinde tepsiyle kumsala çay getirdiğinde de "bi dakka, çay nasıl iyi gider? Islaaak" derken kendimi suya atıyordum.

Yalıkakavak'tan az ilerde tepede Geriş köyü varmış, orada da Mete'nin bizi mutlaka götürmek istediği bir yer varmış: Evgenya... Önceden yer ayırtılırmış, çünkü ancak 10 masası filan varmış. Sarmaşıklar arasından bir evin önündeki sahanlığına girip merdivenlerden 2 kat yukarı çıkıyorsunuz, karşınıza nefis manzaralı bir teras çıkıyor. Bizim oohhh çekmeler şiddetleniyor. Sonra kızl bir günbatımı nefes kesiyor. Mezeler öyle güzel ki balığa yer kalmıyor. Yok yok, anlatmakla olmuyor.
Balık keyfini ertesi akşam pansiyonda yaptık. Hem bizim hem de pansiyondaki isteyen diğer müşteriler için bahçe kapısının içine mangal kuruldu. Bir masa dolusu da zeytinyağlı ve salata yapmışlar, yeme de yanında yat; deniz börülcesi, yoğurtlu havuç kızartması, soslu patlıcan ve hatırlayamadığım diğerleri...

Meğer Mete'nin dayısının hanımı dükkan açmış, daha önce evde yaptığı şeyleri artık orada yapıyormuş. Bir de gittik ki börekler, poğaçalar, gözlemeler, dolmalar, mantılar, tatlılar... Biraz ondan, biraz bundan derken geri yürüyecek halimiz kalmadı ama hala şu tatlıdan da yanımıza alsak, akşama yeriz diyordum. Baklava hamuru gibi bir şey açıp için toz şekerle robottan geçirilmiş limon kabuğu koyup sarıyordu, aklım kaldı. Dükkan çarşıda değil, biraz gözden uzak. Daha çok sipariş üstüne evlere, cafelere, restoranlara yapıyormuş. Dükkanın ismi Dürdane olduğu için önce adı zannettim ama adı Nilgün'müş. Dükkanın isminin niye Dürdane olduğunu sorunca anlattı. Rüyasında ona kuracağı yerin "inci tanesi" anlamına gelen ve d harfi ile başlayan bir adı olacağı söylenmiş. Herkese sormuş sorşturmuş, bulamamış; sonunda tam pes etmiş, adını "İnci Tanesi" koyacakmış ki bir hanım dükkanın adını ne koyacağını sormuş, Nilgün Hanım da "İnci Tanesi" deyince "Aa, yani dürdane" demiş; iyi mi? Ben bu tatilden kesin en az iki kilo alıp döndüm ama hiç pişman değilim. Fotoğrafları Mete'nin makinasında kaldı ama ben size adresini, telefonunu vereceğim; okuyanlar, Yalıkavak'a yolu düşenler uğramadan dönmesin:
Dürdane (Nilgün Bumin)
Yalıkavak İş Merkezi No:23 (Pasaj İçi)
Tel: 0252 385 35 37
Atatürk Caddesi üstündeki fotoğrafçıyla Yalıkavak taksinin arasındaki sokağa giriliyor; ilk sağdan bir araya girilip binanın ortasındaki iç bahçeye gelince solda göreceksiniz.
Neredeyse Bodrum'a inmeden dönüp gelecektik, ama son akşam bir şans verelim dedik. O akşam Shrek de ben de Bodrum fobilerimizi yendik. Bodrum hala güzel. Kaleden eski Halikarnas'a doğru yürürken sağdaki pansiyonların altlarında restoranlar, barlar, hatta kebapçılar var; açık kapılarından içeri bakınca aralıktan deniz görünüyor, taşlık sahile masalar koymuşlar, günbatımını beklerken ayağınızın dibine kadar gelen dalgaların sesini dinleyerek oohhh çekebiliyorsunuz. Gecenin 3'ünde barlar sokağında yürümek zorunda değiliz; aynı günlerimizi beach'lerde geçirmek zorunda olmadığımız gibi. Bodrum'un bizim sevdiğimiz yüzünü gördük geldik. 3 gün kalıp dönmemiz de iyi oldu aslında, tadı damağımda kaldı. Zaten daha uzun süre kalmak tehlikeli olurdu, hiç dönmek istemeyebilirdim. Evin kredi borcu, çocuğun geleceği, hepsi bir anda çok anlamsız gelebilir insana; yaşamak için neye ihtiyacımız var ki gerçekte? diye düşünmeye başlayabilir. (Buna kendi kendine telkin diyebilir miyiz?)
Pazartesi sabahı annemle Güvercinlik'te buluşup onu evine bıraktık, oradan da yola çıktık. Dönüşteki öğle yemeğini ise Akhisar çıkışındaki Köfteci Ramiz'de yedik. Kalabalık olduğu için biraz fast food atmosferi var ama aslında köftesi de, salata barı da gerçekten çok iyi; meşhur oldu, tıklım tıklım doldu diye bozmamış.
2 günü yolda, 3 günü plajda geçen bir tatil ancak bu kadar dinlendirebilir, bu kadar keyif verebilir diye düşünüyorum. Dahasına hayal gücüm yetmiyor.