7.6.10

Mayıs

Yoruldum galiba. Mayısın sıcak günlerinde hep hayalimde tüm gün bir şezlongda yatıp kitap okumak vardı. Sıcak bir havada, geniş gövdeli bir ağacın serin gölgesinde. Ya da deniz kenarında bir çardak altında da olabilir. Okuduğum da mutlaka bir roman olsun. Biraz okuyup, yorulunca kitabı açık şekilde karnımın üstüne bırakıp şekerleme yapayım, sonra uyanıp devam edeyim diye düşlüyordum... Oysa ufukta tatil planı yok. Çocuklar Temmuz'da yok, biri babasında, diğeri dedesiyle tatilde. Shrek işleri yoluna koymadan aklım burada kalır, tatil yapamam diyor... Ağustos'ta Nemo'yu bir İngilizce yaz okuluna göndermek istiyorum. Durum ümitsiz.
Benim cephe aynı; yine çok yoğun, iş yerinde iki satır yazacak zaman bile zor, evde de ben genelde yorgun... Ufak tefek günlük hayat değişiklikleri var tabii...
Enerjimi arttırmak için hafiflemeye çalışıyorum, sebze-salata-meyveyle besleniyorum.
Yarım gün gelip hem evin işlerini yapan, hem de okul dönüşü Nemo'yu karşılayan Emine Hanım işi bıraktı. Artık Nemo okuldan sonra anneme gidiyor, ben iş çıkışı uğrayıp onu alıyorum. Öğretmenlerden birini de anneme yönlendirdim, haftada iki gün biraz daha geç alıyorum. O aralığı da spor salonuna giderek değerlendireyim dedim ama sadece bir-iki kez fırsat oldu, diğerlerinde ya iş uzadı, ya başka bir iş çıktı.
Paris'i veteriner fakültesinde ameliyat ettirdik, mikrop kaptı... antibiyotiklerle, serumlarla ölümden döndü... şimdi iyi. Ameliyat sonrası evde yalnız bırakamayacağımız için Shrek'in annesiyle babası baktı. Gece bile başında nöbet tutmuşlar. Biz de daha sonra onlara giderken Paris'i de götürdük; bu kez gezmeye..Öyle sevindiler ki anlatamam. Onların kedisi Cancançok sevinmedi, ama sesini de çıkarmadı.


Nemo geçenlerde bir haftasonu babasına gitmek istemediğini söylüyordu; ben de nasıl istersen, ama babana bunu söylemen gerekir diyordum. Cumartesi sabahı babasıyla olan sms diyaloğumuzdan sonra o da konuştu, iyi hissetmiyorum, hastalanıyorum, midem bulanıyor sözlerini duyunca yalan söyleyip sorunu erteliyor, çatışmadan kaçınıyor sandım; ama bir de baktım gerçekten hasta, ateş 38,8'a kadar çıktı gün içinde. O aralar bir salgın enfeksiyon varmış zaten, yüksek ateş, mide bulantısı, kusma ile seyreden; Nemo'da da hepsi vardı. Bende de başağrısı ve hafif boğaz ağrısı... Anne-oğul başbaşa evde kaldık... Doktorumuz da seyahatte olduğu için bol sıvı ve parasetamol ile iyileşmeyi bekledik.

Sonra Nemo 4 otobüs dolusu 5.sınıf öğrencisi ile Ankara'ya gitti. Akşam ve sabah öğretmeninin cep telefonundan konuştuk; 1.gün şehri gezmişler, çok yorulmuş, çok da sıcakmış. 2.gün Anıtkabir'e ve Meclis'e gidip akşam da döndüler.
Sanırım tipik bir erkek annesi olarak bir gece önce o oyun oynarken ben çantasını hazırladım; harçlığını pantolonunun fermuarlı ceplerine paylaştırdım; yalvar yakar banyoya soktum; bütün bunlar da "minik oğlum büyümüş de tek başına seyahate çıkarmış heyecanı" içinde...
Arkadaşlarından ayrılmamasını, molada indiği otobüsü iyi bellemesini, oyalanmadan otobüse dönmesini, otelde eşyalarını unutmamasını tembihleyip durdum.
Nemo ise hem durumun keyfini çıkardı, hem de gülerek "anne, kediyle konuştuğun sesinle konuşuyorsun benimle" dedi.
Ne tuhaf değil mi? 6 seneyi uzakta geçirdik, ama bir geceliğine seyahate yollarken heyecanlanıyorum...
Arada keyifsiz, yoğun, yorgun haftalar da geçiyor. Bazı günler yazacak olsam, kapkara ve umutsuz bir dünyadan şikayetler okurdunuz. Herkesin hayata öğrenecek bir ders için geldiğine, ve öğrenene kadar tekrar tekrar aynı dersten sınava girmeye devam ettiğine dair sızlanacaktım.
Aslında cevabı da bildiğimi sanıyorum, kendi gündemini yaşamak gerek... ama işte, bilmek başka, yapmak başka.
Ertesi gün ise, mesela fabrikada yeni bir proje lansmanı yapılacak; öğleden sonra bahçede müzik, panayır abur-cuburları olacak; proje görsellerinin basılı olduğu defterler dağıtılacak; müdürlerin bu işi sahiplendiğinin, desteklediğinin gösterisi olarak da takım üyeleriyle bir örnek tişörtler giyeceğiz diye kot pantolon, kırmızı spor ayakkabı giyip, kırmızı küpelerimi takıp işe gidiyorum ve nasıl keyifle dolaşıyorum anlatamam...

Arada bir, birkaç gün "sabahları sıcak su içinde 2 çorba kaşığı elma sirkesi-1 çorba kaşığı bal, 2-3 saat sonra bir elma" kürü uyguluyorum; o da iyi geliyor.

Bazı haftasonları ise ev işiyle geçti. Yazlık-kışlık dolap operasyonu, 3-4 çeşit sebze pişirip buzdolabına atma (normalde pek huyum değildir), biraz ütü derken gün bitiyor zaten. Bu tip işlerin de kendine has bir dinlendirici tarafı var doğrusu. Haftaiçi akşamlarında -koşu bandında da olsa- yürüyüş zamanı arttırmaya yaraması da cabası...

Bir haftasonu kapalı havaya, hatta zaman zaman yağmurlu havaya rağmen Kefken'e gittik. Otobandan değil de Polonezköy-Şile-Ağva üstünden gidelim dedik; orman içi yollarda, bir anda şehirden çok daha uzakta, tatilde hissinden ben hoşnuttum ama yol 3 saat sürüp bir de son kısmı virajlı olunca çocuklar yoruldu. Yazın arabayla güneye insek ne olacak dediğimde bir ağızdan "arabayla mı? niye uçakla değil?" dediler...
Karadeniz'in daha zamanı gelmemişti. Tek açık yer Liman otel olunca, yatak büyüklüğündeki odada sabaha kadar üşüdük. Sabah pembe kayalarda fotoğrafçılık oynarken yağmur yağması da teknik açıdan hoş olmadı, ama bu kez de çocuklar çok eğlendi, yaza yine gelelim, kayalardan denize girelim, yengeç yakalayalım diyorlardı. Biz ışıksız fotoğraflarımızı çekip Cumartesi öğlen dönüşe geçtiğimizde de arkamızdan güneş açıyordu...

Geçen hafta enerjim yükseldi, Nemo'nun hocasının anneme gittiği, benim oğlanı daha geç aldığım günlerde iş çıkışı spor salonuna gitmeye başladım (daha 2 kez oldu ama olsun). Gittiğim yer de Kalender orduevinin Ferahevler sırtlarındaki kartal yuvası gibi tesisi. Amiral çay salonuyla subay çay salonu arasında, panoramik boğaz manzaralı, bomboş (en fazla bir emekli paşa) bir yer. Aletler biraz eski model ama temiz. Salonda çalışmak biraz sıkıcı ama şimdi yeni heves, manzara filan, çıkarken çok iyi hissediyor insan...
Benim peder asker emeklisi bir çocuk doktoruydu; doğduğum sene ordudan ayrıldığı için ben hiç asker çocuğu gibi hissetmedim. Annem sevmez diye kamplara hiç gitmedik. En fazla Sarıyer orduevinde bir akşam yemeği veya Kalender'in havuzu... Kurallarından sıkılır sevmezdim, ama artık o kurallı, korunaklı durum şimdi hoşuma bile gidiyor... kesin yaşlanıyorum!

Geçen hafta -2 senedir ilk defa- lise arkadaşlarıyla buluştuk. 20 kişi toplanarak bir rekor kırıldı. İki hafta sonra da mezunlar gününde 25.yıl plaketlerimizi alacağız. Tuhaftır, kızlar çok iyi durumda, hatta eskisinden de güzel; erkeklerin ise yarısı aynı kalmış, diğer yarısı göbekli, beyaz saçlı -o da kaldıysa-, hatta saçları dökülmüş bir halde...
Bu da züğürt avuntusu!

6 yorum:

Adsız dedi ki...

herşeye rağmen yaşamaya devam ediyorsunuz:) moralim bozulunca sizi okuyorum
ebru

dory dedi ki...

üstelik gördüğünüz gibi eski acılar unutuluveriyor, bugün bambaşka bir gündemi var hayatın...

Adsız dedi ki...

'' acilarin'' unutulmasina , yerini gunluk kaygiların, yasam kosturmasinin almasina cok seviniyorum.inanilmaz gibi geliyor ama bitti ve yasam bambaska bi yerden akiyor. sukrediyorum.
sevgilerimle

cagla

Hulya Tuncer Odabasoglu dedi ki...

:)))) haziranida yaz hemen:))

Hulya Tuncer Odabasoglu dedi ki...

hatta resimeride yule 25.yil'dan

Hulya Tuncer Odabasoglu dedi ki...

hatta resimeride yule 25.yil'dan