19.10.08

Nerden Nereye

Neşeli bir kavuşma yazısı umanlar için üzgünüm.
Cuma sabahı avukatla konuştum, Erdek İcra’ya çıkan talimatın aslını yanımda götürmem gerektiğini, bunun için de avukatın ofisine uğramam gerektiğini öğrendiğim için biraz kızdım, Erdek İcra Müdürünü cep telefonundan aradım, meğer Afyon’a tayin olmuş. Neyse ki bana Erdek’teki katibin telefonunu verdi. O da çok yardımcı olacak, yapıcı bir tavırda bir adam. Uygunluğunu kontrol etmek için talimatı önceden faxlamamı istedi. Nitekim ben avukata söyleyip o da faxlayınca ortaya çıktı ki kalemde alış saati olarak 20 yerine 10 yazılmış. Karşımızda açık arayan bir edepsiz olduğunu onlar da bildiği için düzelttirip gelmemizi istedi. Ben ofisten hemen fırladım, avukatla Sirkeci Adliyesinde buluştuk, yazıyı düzelttirip karardan da “aslı gibidir” kopyası alıp yola çıktım. O arada da baktım, Erdek-Bandırma-İstanbul olmak üzere üç evlerı olduğunu söylediğimiz için hakimin istediği adres beyanını dosyaya Erdek olarak koymuş. (Gerçi avukatı eski adres geçerlidir demişti ama o laf zapta geçmemişti.) Sanırım o anda biraz ümitlendim. Benim hayalgücüm, henüz hakimin verdiği 10 günlük kesin süre dolmadığı için adres vermemiş olacaklarını, biz Erdek’e gidip kimseyi bulamadığımızda, Bandırma adresini verip sıyrılacakları senaryosunu yaratabilmişti. Erdek adresini beyan ettiklerini görünce yeni hakime şirin görünmek, “biz aslında annenin çocuğu görmesini engellemiyoruz” rolüne inandırmak için Nemo’yu vereceklerini zannettim. Erken yorum yapmışım.
Yola çıkarken tabii uğrayıp annemi aldım. Yanında patatesli börekler, elmalı kurabiyeler, meyva suları, Nemo’ya aldığı hediyeleri toplayıp geldi. Ben kendimi fazla hazırlamamak için fazla hazırlık yapmamıştım. Evde onun sevdiği yemek olsun diye hazır köfte ve cordon bleu alıp buzluğa attım; patatesli börek sarıp yine buzluğa; evde sinema ritüeli olarak mikradalga tipi patlamış mısır, elma ve ananas suyu (en çok onları sever); bir de üstü biberli yeşil zeytin kaplı patates salatası yapmıştım –doğumgününde yaptığımda bayılmıştı.
Hiçbir feribot saati uymadığı için Eskihisar-Topçular arabalı vapuruyla Yalova’ya geçtim. Zamanımız dar olmadığı için yol üstündeki Körfezim’in satış mağazasında durup anneme zeytinyağı aldık. Biz daha önce Shrek’le alıp çok beğenmiştik.
Erdek’e vardığımızda 18.45’ti. İcra Müdürlüğünün olduğu bina aynı zamanda adliye. Akşamın o saatinde hala duruşmalar sürüyordu. Salonda bekleyen amcalar bizi de o duruşma için geldik zannettiler, “Sulh Hukuk’taki duruşma şimdi başladı” dediler. Ben “yok” dedim. “biz icra için geldik”. Sözcükler havada asılı kaldı, biz annemle oturup yemeğe çıkmış olan icra katibinin dönmesi bekledik 5-10 dk. Önce katip geldi, sonra Erdek Adliyesinde görevli psikolog olmadığı için bilirkişi olarak gelen öğretmen, sonra da onları götürüp getirecek taksi şöförü. Katip önceden iki tutanak hazırladı; biri hiç sorunsuz ve olaysız teslim alacağımız varsayımıyla, diğeri adreste kimseyi bulamayıp alamayacağımız varsayımıyla. Bunlardan biri gerçekleşirse saat ve imzaları tamamlayıp iş bitecek, adliyeye dönmek zorunda kalmayacağız.
Evdeki hesap çarşıya uymadı; üçüncü ve aklımıza gelmeyen bir senaryo yazmış yukarıdaki. Tam saat 20’de gittik. Mammut’un arabası otoparkta yoktu. Çöp toplamaya çıkmış olan kapıcıya rastladık, babaanneyi gördüğünü söyledi. Köşeyi döndüğümüzde evde ışık olduğunu da gördüm ve sanırım işte o anda gerçekten alacağız zannettim.
Biz apartman kapısındaki zili çalmadan hemen önce babaanne mutfak penceresinden bakıp gördü bizi. Zili çaldık, kapı açıldı, merdivenleri çıkncaya kadar evin kapısı da açıldı, icra memuru talimatı gösterdi, babaanne dönüp içeri gitti, elinde bir kağıtla geri geldi. “Çocuk raporlu” dedi.
Cuma günü Bandırma Sağlık Ocağı’ndan alınmış üst solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle 3 gün yatak istirahati raporu. Bugün okula gitti mi diye sordum, gitmemiş. Peki şimdi nerede diye sordum, babasının yanında dedi. Geçen sene rapor aldıklarında reçetede antibiyotik ve ateş düşürücü, raporda anksiyete yazıyor diye doktoru şikayet etmiştim ya, bu kez senaryo daha dikkatli yazılmış. Dönüp geldik icra müdürlüğüne, tutanak yenilendi, imzalandı, kös kös düştük yola. Yatak istirahatli çocuk niye evde değil? Babasının yanı denilen yer neresi? Bu soruları sorması gereken kişi hakim. Ama zaten “kocasının olmadığı yerde görebilir” diye açık açık yazmış, dosyada var, buna hakkı olduğuna inanıyor.
Bu kez içsel tepkim üzüntü değil, kızgınlık oldu.
Benden haber bekleyen Shrek’i aradım. O da İzmir’de bir seminere katılıyordu aslında, yani Nemo gelse rastlamayacaktı bile bu seferlik. Olanları duyunca “bindir anneni Bandırma-Yenikapı feribotuna, İzmir’e gel, nasıl olsa yolu yarılamışsın, Pazar günü beraber döneriz, ben kullanırım, şimdi İstanbul’da tek başına kendi kendini yiyeceksin” dedi. Anneme söyledim, o da “iyi fikir, birbirinize destek olursunuz, ama yolda seni yalnız bırakmam, ben de geleceğim İzmir’e, oradan atlar bir otobüse dönerim” dedi. Peki, öyle olsun.
Gerçekten de biz bir süre bu kalkıştığımız şeyin çılgınlığıyla oyalandık, başka konular hakkında çene çaldık. Balıkesir sapağından sonra yol tamirleri gece sürüşünü çok zorlaştırıyor. Daracık bir yol, iki yanda kum tepeleri, trafik işaretleri yolu bir o tarafa, bir öbür tarafa veriyor ki kaç kez son anda uzun farlarımı yakıp farkettim yolun nereden gittiğini. Bir süre sonra yol düzeliyor, ondan sonrası rahat. İzmir’e gitme kararını verdiğimiz anda açlığımı da anladım; bütün gün bir şey yemediğimi o zaman hatırladım. O kadar ki, Susurluk’a kadar dayanmam mümkün değildi. Annemin yanındaki börekleri, elmalı kurabiyeleri yedik bir güzel. Kime niyet, kime kısmet.
İzmir’e vardığımızda saat 24 olmuştu, yaklaşık 3,5 saat sürmüş demek ki. Anneme o gece kalmasını çok söyledim ama önce otobüse bakalım, bulamazsam kalırım dedi. Efes Otel’in sokağındaki Varan terminaline gittik; o kapanmış ama yanındaki Pamukkale’den 10dk sonra servis kalkıyormuş, otobüste bir kişilik yer varmış, hem de bayan yanı.
Shrek’in kaldığı otel de çok yakındı zaten. Sora sora Karaca Otel’i buldum, Shrek’le de konuştuk, oda numarasını öğrendim, resepsiyona söyledim, “öyle bir oda numaramız yok bizim” dedi. Allah allah nasıl olur, şimdi konuştum! İsmini söylüyorum, adam listeye bakıyor, bulamıyor. Durun bir daha arayayım dedim, ama o sırada da jeton düştü, “yoksa sen Karaca’da kalmıyor muydun?” diye başladım söze. Yoo, dedi, Kısmet’te kalıyorum ya, sen ayırttıydın yerimi zaten. Doğru da bende kafa kalmadı ki...
Shrek beni İzmir’e çağırıp burada daha kolay oyalanırsın demekte çok haklıydı elbette. Cumartesi sabahı onunla kalkıp seminerin olduğu yere gittim; o da hemen köşedeki 9 Eylül Üniversitesi’nin binasında zaten. Grupta tanıdığım birkaç kişiyle azıcık sohbet ettim, onlar başlarken ben de yollara düştüm. Sokaklarda dolaştım, vitrinlere baktım, üstümdeki kıyafetleri değiştirme bahanesiyle beyaz bir bluz, füme bir pantalon, füme bir triko üst, hatta bir de onlara uyan gri-mor taşlı uzun bir kolye aldım. Sabah ve akşam biraz serinlik çıkıp triko üst gerekli hale geliyor ama gündüz öyle sıcak ki, burada yaz daha bitmemiş sanki. Sokaklarda kimin aslen İzmirli, kimin sonradan olma İzmirli olduğu belli. Gerçek İzmirliler üstlerinde montla dolaşıyorlar; yakasını sıkı sıkı kapatan, çizme giyen bile var. Sonradan olmalar ise tişörtle dolaşıp çorapsız geziyorlar.
Cumartesi sabahı Alsancak’ta dolaşırken dükkanlardan birinde “bu saatte çok boştur buralar, ama öğleden sonra çok kalabalık olur” dedi; o en kalabalık halini de gördüm. Kalabalık dedikleri kafeler dolmuş, mağazalar biraz kalabalık o kadar.
Dikkatimi çekti, Alsancak’ta -İstanbul’daki karşılığı biraz Nişantaşı, biraz da Bağdat Caddesi- dükkanlarının önüne küçük masa-sandalye koymuşlar, sabahları orada çaylarını içip gevrek yiyorlar:) O şık mağazalar, butiklerle öyle sevimli bir tezat oluşturuyor ki, sanki küçük kasaba esnafı... Oraya kadar gitmişken Reyhan’da oturmamak, Polovak yememek olmaz. Polovak profiterol hamurundan irice iki top, içinde dondurma, üstlerinde çikolatalı sos. Fotoğraf makinam yanımda değildi ama o görüntüyü unutmak ne mümkün...
Yeni keşfettiğim bir başka İzmir’e has lezzet de Ora’nın lahmacun ve pideleri. Ben ömrümde bu kadar hafif ve lezzetli lahmacun yemedim. Patlıcanlı açık pidesini denedim bir de, o da ayrı güzel. Sofraya tahta tabaklarda roka, domates ve limon dilimleri, bir de küçücük domates, ince kıyılmış roka ve peynir salatası geliyor. Yağı damlayan Trabzon pidelerini sevenler beğenmeyecektir, ona göre...
Semineri veren doktor ve katılımcılardan birkaçı akşam yemeğini Kıbrıs Şehitleri’nde yiyeceklerdi, biz de onlara katıldık, rakı-balık yaptık, sohbet ettik. Hayatımda ilk kez duyduğum bir balık yedik, gravyöz. Kocaman bir balık. Mezelerle doymuş olduğumuz için yarısını ortaya ızgara yaptılar, 6 kişi paylaştık. Çok, ama çok lezzetliydi.
Şimdi bunları Kordon’da bir kahvede oturmuş, çayımı içerken yazıyorum. Otelde kahvaltı ettiğim için birşey yemiyorum, ama burada hala dışarıdan yiyecek getirip sadece çayı burada alabileceğiniz yerler var. İnsanlar fırından gevrek alıp geliyorlar, hatta evlerinden peynir, domates, zeytin getirip masanın ortasına açanlar var. Hani kenar köşe bir köy kahvesi olsa neyse, burası Kordon’un göbeği:)
Shrek seminerde. Birazdan otele dönüp bavulu toparlayacağım, sonra da Shrek’i alıp yola çıkacağız.
Hafytasonum kadar tuhaf bir yazı oldu.

11 yorum:

Gül Göktuna dedi ki...

Size ve Nemo'ya bu yapılanlara çok üzülüyorum,babasının Nemo'yu anne sevgisinden ve annesini görmesinden mahrum bırakması egoistçe bir intikam alma şekli.Adaletin de bu kadar acımasız olması ve haklılığınızı kanıtlayamamak çok sinir bir durum.Kızgınlığınızı nasıl gideriyorsunuz bilmiyorum ama sizin dayanma gücünüze de hayranım.Keşke İzmir'e geldiğinizde sizinle tanışabilseydim.Sevgilerimle.
İzmir'den Gül Göktuna

dory dedi ki...

Aslında siz de benim aklıma geldiniz; hatta önceden planlamış olsaydım mailleşirdik, telefon numaralarımızı biliyor olurduk diye düşündüm:)
Öte yandan kızgınlığımı nasıl giderdiğimi ben de bilmiyorum, sanırım gereğinden fazla barışçı bir insanım. Belki de gidermiyorum, sadece bastırıyorumdur, çünkü geçen sene ortaya çıkan ve hızla büyüyen bir tiroid nodülüm oldu. Belki ben kızıp dışa vuramadıkça o büyüyordur. Hatta şu aralar tekrar baktırmam lazım, 1cm'i geçmişse biyopsi yapılmalıymış.

Adsız dedi ki...

Benim en cok aklima takilan konu, Nemo'nun tepkisi. Size arkadan bu kadar oyun oynayan babasi ve babaannesi bakalim dun sizin onu almaya geldiginizi soyledi mi? Keske babasini bulup, arayip en azindan Nemo'ya orda oldugunuzu hissettirseydiniz. Eski yazdiklarinizdan biliyorum, babasi bagirip hakaret ederdi size telefonda, insanca iletisim kuramadigi icin. Ama sizin hissettiklerinizi, bildiklerinizi Nemo bilmiyor ki,o kendisine gosterileni, soyleneni biliyor sadece. Insallah sizi daha fazla uzmemisimdir bu yaziyla.

Adsız dedi ki...

ne kadar büyük bir anne yüreği. ufak bir ihtimal de olsa topu topu 20-30 saat de olsa çocuğunu görme uğruna yollar / şehirler / hadiseler.

önünüzde saygı ile eğilirim
yılmayın ve bırakmayın
semih

Adsız dedi ki...

Eminim bu blogun bir ciktisini zaten elinizde bulunduruyorsunuzdur ilerde buyudugunde Nemo okusun, olanlari anlasin diye.

Adsız dedi ki...

Bir buçuk aydır hemen hemen hergün güzel bir gelişme oldumu diye Bağdat Cafeye uğruyorum. Ne yazık ki yine mücadelenin ortasında buldum sizi. Ama güzelim İzmir'imize gelmeniz bir nebze şehrimizde kendinizi mutlu hissetmeniz beni rahatlattı. Keşke İzmir'de yaşasaydınız. Sizin karakterinize çok uygun bu şehir, sakin, barış ve sevgi dolu ve de çoook ama çoooook sabırlı...
İzmir'den Ayşe

dory dedi ki...

evet, keşke İzmir'de yaşasaydım.
tam liseyi bitirirken annemler İzmir'de bir üniversite yazayım, hep birlikte İzmir'e taşınalım istemişlerdi ama ben burun kıvırdıydım. İyi halt etmişim...

Adsız dedi ki...

Sinir harbi içinde geçen üzüntülü zamanlar sizi hem üzüyor hemde sanırım sağlığınızı etkiliyor nasıl etkilemesinki ama asıl büyük zarar bizzat babası tarafından küçük Nemo'ya veriliyor. Onun ruhunu yaralıyor,acımasız düşüncesizlikler zinciri içinde,bu adamları ilk gördüğümüzde bu yüzlerini niye göremiyoruz ki? Oysa onlar hep aynı..Petra

Elif dedi ki...

Dory.... :o/ Ne soyleyecegimi bilemiyorum...

www.elifsavas.com/blog

Adsız dedi ki...

dory,merhabalar ben siteni tesadüfen buldum ve bütün hikayeni soluksuz okudum.Sana mammut'un yaptıkları olur şey değil...Annemlerin yazlığı erdekte ki ben 2-3 ayda bir hafta sonu gidince bile üzerimden 3 gün yorgunluk atamayanlardanım,feribot bile yorucu 2 saat otur kös kös sonr ayine yol,ama emin ol,ben bile erdek'i karış karış gezip o mammut'u denecek huysuzu bulup paralamak istiyorum yanii,o kadar hırslıyım ona.Nemo'ya da yazık,vicdansız herif,toplanıp dövsek belki işe yarar,ne bileyim dinsizin hakkından imansız gelir.Sana sonuna kadar destek oluyorum ve onun tuttuğu yalancı şahitlerdense bu günlüğü okuyanlar gerçek şahit olur...

Adsız dedi ki...

izmir gercegini ne kadar guzel anlatmissiniz... Adi buyuk sehir, ama, aslinda buyuk bir kasabadan ibaret burasi...

Bu arada insallah nemo'ya bir an evvel kavusursunuz...