29.7.08

Tatilsiz Yaz

Bu akşam yine adadayız. Akşam iş çıkışı arabayı Bostancı’da bırakıp 18.20 motoruna bindim. Kabataş’tan geçmedim çünkü yarın sabah Gebze’deki John Hopkins Hastanesinde check-up’a gideceğim. Sözde şirketimiz yöneticilerinin sağlığını gözettiği için her yıl check-up yaptırıyor. Bence esas amaçları yanlış adama yatırım yapmamak.
Tam motordan inerken baktım Süzmebal beni karşılamaya gelmiş; Shrek de az ilerde çay bahçesinde oturuyordu. Birer adaçayı içip eve çıktık. Bisikletle gelmişler ama Süzmebal önden giderken Shrek benimle yürüdü. Bir parça kuzu etini soğanla kısık ateşte bırakıp çıkmış, eve geldiğimizde yemek hazırdı. Ben salatayı yaparken o da çayı koydu. Balkonda sofra kuruldu hemen. Genellikle yemekten sonra Değirmenburnu'na yürüyüp çayımızı orada içiyoruz ama bugün evdeyiz. Bu satırları da balkonda çay eşliğinde yazıyorum. (Yukarıdaki fotoğraf Değirmenburnu'na yürümeye üşenmediğimiz bir akşamdan.)
Banyo tadilatı macerası hala sonlanmadı. Banyoda klozet, küvet ve kabin, küçük tuvalette klozet ve lavabo var. Shrek eski Fransız evlerindeki gibi önce birine gidip, sonra ötekinde ellerini yıkıyor, çünkü küçük tuvalete sığmıyor:). Çünkü ben asma klozet diye tutturdum ve asma klozetin arkasındaki dişi öyle daha güzel olur diye 15cm derinliğinde yaptılar. Oysa ben duvarın içine sığacağını sanmıştım. Şimdi tuvalete oturmak için lavabonun kenarından hafif dönerek geçmek gerekiyor.
Başka talihsizlikler de oldu tabii. Örneğin duvar seramiklerinin teslim edildiği günün akşamında Shrek “Aa, beyaz mı olacak? Gri dememiş miydik?” dedi. Hem de o adada, ben evde, telefonla konuşuyorken... “Hayır, ya duvar beyaz yer gri, ya da duvar gri yer beyaz olsun demiştik; sonra yer gri olsun, beyaz zemini temiz tutmak zor deyip, duvar beyaz yer gri olsun kararı vermiştik, hatta o yüzden dün gidip gri yer seramiklerini aldık ya hani”. Yandaki fotoğrafı bulup çok beğendiğini söyleyince daha fazla ısrar etmedim. Ertesi günü elimizde yer seramiğinden numune, duvar karolarını değiştirtmeye gittik. Banyo yandaki gibi 10x30 antrasit, küçük tuvalet 5x10 orta gri döşendi.
Sonra seramikçiler çok kritik bir duvarı –ki zaten seramik döşenen üç duvar filan var- yanlış taraftan başlayarak döşediler. Ve ben -belki de hayatımda ilk defa inat edip- onları söktürüp baştan döşettim. Bir hafta kaybettik ama olsun.
Banyo dolaplarını ise hala ısmarlayamadık, çünkü diğer herşey bitsin ondan sonra model ve renk seçelim istedim. Benim internetten bulup bir dosyada topladığım gri yer ve beyaz duvarlı banyolardaki dolap modelleri artık geçerli değil çünkü. Sonunda bir model beğendim, ama teklif istediğim ilk yer hem ahşap olmaz, laminat yaparım dedi, hem de lavabo dolabı + uzun dolaba 1,900 fiyat verdi. Daha neler, neredeyse Vitra'dan alınır o parayla! Ben yarın Çağlayan'a gidip bir başka yerden daha teklif isteyeyim bari. Bir ay sonra ancak yerleşeceğiz herhalde. Bittikten sonra bir öncesi-sonrası yazısı yazarım artık.
Shrek Süzmebal’ı adada yüzme kursuna yazdırdı. Haftaiçi o da birkaç gün izin kullanıyor. Ben de çoğu akşam gidiyorum ama ertesi sabah erken saatte toplantım varsa evde kalıyorum. O da işi olup şehre inecekse annesiyle babasını çağırıyor. Süzmebal da haftaiçini babasıyla geçirip haftasonları annesine gittiği için hayatından memnun. Mantıklı, çocuklarının iyiliğini düşünen ebeveynlerin ayrılsalar da dengeli bir düzeni sürdürebileceklerine dair iyi bir örnek oluşturuyorlar. Mammuta inat...
Mammut bir kez aradı, “mahkemeyi kazansan bile kocanla birlikte çocuğunu büyütebileceğini mi sanıyorsun” ile başlayıp küfürlü bir tehditle biten kısa bir konuşma yaptık. Ardından annemi de arayıp, hakkındaki ceza davasını geri çekmesi ve benim evime götürmemem koşuluyla Nemo’yu ona bırakmayı teklif etmiş. İşin komiği –ya da acıklısı- annemin de aklını karıştırmış, ben ona güvenemeyeceğini hatırlatınca toparlandı ancak.
Galiba bu yaz görüşemeden geçecek. Yargıtaydan dönen dosyanın ilk duruşması Ekim’de. Hakim hanım taraflarla görüşmediğini söyleyerek beni dinlemedi. İlk duruşmadan önce tedbir kararı da vermiyor. Ben yine de izin günlerimi saklıyorum, ne olur ne olmaz... Bunun Nemo için ne büyük bir hayalkırıklığı olduğu fikrini aklımdan kovmaya çalışıyorum. Ofiste ve adada daha kolay da evde yalnız olunca çok zor.
Vapurla adaya gitmenin en güzel tarafı arka açıkta oturup yol boyunca kitap okumak. Önce Zülfü Livaneli’nin Sevdalım Hayat’ını bitirdim. Shrek’in annesi okuyup çok beğenmiş, tavsiye etmişti. Gerçekten de çok hoş. Akıcı bir dille anlatılmış, Türkiye’nin son 50 yılına tanıklık eden bir otobiyografi. Sonra Pınar Kür’ün Hayalet Hikayeleri’ni okudum. O da hoş, su içer gibi okunuyor. Bugün motorda Elif Şafak’ın Siyah Süt’üne başladım; pek beklediğim gibi değil sanki, ama daha çok başındayım.
İki hafta önce düğünümüz vardı; yeğenim, yani ablamın kızı evlendi. İki ay önce benden rica edip birlikte gidip eşyalarını evinden aldığımız çocukla. Umarım mutlu olurlar, umarım yeğenim çocuğun kendine uygun olmayan yönlerinin önemli olmadığını düşünerek gözardı etme kararıyla evleniyordur, umarım o yönleri değiştirebileceğini sanarak değildir. Öyle de hoş duruyorlar ki birlikte... Soldaki kızıl saçlı vamp benim:) Shrek'in annesiyle babası da geldiler, böylece sağ kalan amcam ve iki halamla da tanıştılar. Bir ara amcamın, yanında oturan Shrek'in annesine "ben en küçükleriyim" dediğini duydum; kadıncağız çok güldü, çünkü amcam en az 75 yaşında. Babamlar 8 kardeşti; biri daha ben doğmadan ölmüş, yavaş yavaş bitirdiler ömürlerini, üç kardeş kaldı hayatta. Yemeğe başlamadan önce amcam ve halalarımın, hatta amcamın eşinin çantalarından birer insülin iğnesi çıkarıp kendilerine yapmaları, sonra da gelen herşeyden yemelerine de çok şaşırdı, çünkü Shrek'in annesi de bir süredir diabet hastası ve sürekli diyette. Ailede evlenecek bir kişi kaldı, o da halamın 20 yaşlarındaki torunu. Umarım bir sonraki buluşmamız onun düğününde olur...
Sıcağı sıcağına yazmayınca böyle oluyor işte, konudan konuya seke seke dolaşılıyor, derinliksiz, ağırlıksız, yaz hafifliğinde.

9 yorum:

Maviye Yolculuk dedi ki...

Hayatınız hep ada tadında ve hafifliğinde geçsin...SEvgiler...

snms dedi ki...

Sizden birseyler duyduğuma sevindim.Umarım daha da mutlu günlere yakında kavuşursunuz.Ben de Elif Şafak'ın siyah sütüne başladım ve benimde umduğum gibi çıkmadı bu nedenle şimdilik sonradan okunacaklar arasına koydum.
Sevgiler...

Emre dedi ki...

Merhaba, hergün uğruyordum yeni yazı varmı diye, görünce bir çırpıda okuyuverdim. Tadilat işi en kısa zamanda biter umarım, evde inşaat işi zor gerçekten.

Büyük Ada'da Mavi Klup diye bir yer var Aya Yorgi kilisesine gelmeden önce, sizin fotoğrafınızdaki gibi bir manzaraya sahip, birden canım nasıl da orda olmak istedi anlatamam, bende çok isterdim ada da yaşamayı sanki başka bir dünya orası, hele vapura binince kendimi anında değişime uğramış hissediyorum, İstanbul ne kadar uzak ve boş geliyor gözüme birden.

"umarım yeğenim çocuğun kendine uygun olmayan yönlerinin önemli olmadığını düşünerek gözardı etme kararıyla evleniyordur, umarım o yönleri değiştirebileceğini sanarak değildir." bu sözlere söyleyecek tek bir sözüm bile yok, o kadar doğru söylemişsinizki.

enne dedi ki...

Zülfü Livaneli'nin kitabını ben de çok beğenmiştim. Şimdi Müzeyyen Senar'ın hayatını okuyacağım.
Kızıl saç yakışmış.

Gül Göktuna dedi ki...

Yeğeninize mutluluklar dilerim. Adadaki yaşantınızı beğenerek okuyorum.Adada yaşama düşüncesi hoşuma gidiyor ve çok değişik,ilginç geliyor.Arabalı vapurla Bostanlı'ya geçerken de aynı duyguları yaşıyorum.Sanki farklı bir şehre gidiyormuşum gibi geliyor.Neyse, siz ada günlerinizi daha sık yazın olur mu? Birde bu kadar uzun ara vermeyin.
Sevgilerimle,
İzmir'den
Gül Göktuna

Butterfly dedi ki...

Dory, İstanbul'da tatil modundayken bile neden yazmıyor ki acaba diyordum kendi kendime, daha iki gün önce geçen yazı hatırladım ben bunalımda sen de Süzmebal ile tatile gitmiştin kısacık, neyse ben de merak ediyorum Zülfü'nun o kitabını bir de siyah süt şlk başta sıkıcı gelebilir ama seveceğini düşünüyorum ben beğendim, en azından kendimi bulacağım kelimeler vardı içinde. Herşey gönlünce olsun diyorum. Sevgiler

dory dedi ki...

Hayallerinizi yıkmak istemem ama adada yaşamak, mesela Bostancı'da çalışıyorsanız veya çalışmıyorsanız veya kitap yazıyorsanız filan çok güzel de böyle 6.30'da kalkıp işe 9'da varıyorsanız biraz yorucu.

drb dedi ki...

Bilmiyorum ne denir ne söylenir..Üstadın dediği gibi kelimeler kifayetsiz kalıyor..Keşke mail adresinizi bilsem ve doğrudan hissettiklerimi aktarabilsem kelimeleri seçmeden..bloğunuza ilkkez bu akşam denk geldim..benzer şeyler yaşamış-ve hala yaşamakta olan biri olarak-gözyaşlarımı tutamıyorum..Geleceğe güvenle bakabilmek,kimilerine sıkıcı gelen-belki monotonluk-ama aylarca hergün aynı yatakta uyuyabilmek,ben bugün şunu pişirdim v.s türü anlatabilme lüksü ve tüm bunlara olan özlem..kısaca aile kozasının kelebeği saklama ve kollaması..o dinginlik ve huzur..kızkardeşim..özlemlerinizde yalnız değilsiniz..bu gece dualarımda sizde olacaksınız,dinginlik ve huzur diliyorum size..doğduğunuz topraklardan..

dory dedi ki...

drb,
bıraktığınız yorumdaki kelimeleriniz beni allak bullak etti, bir de seçmeden, süzmeden yazsanız ne olacak kimbilir... mail adresim dory_bagdatcafe@yahoo.com, yazarsanız sevinirim.
sevgiler