7.2.06

Annemin Hikayesi

Benim annemin annesi Selanik göçmeni, babası Arnavut. Annem 6 kardeşin üçüncüsü, en duygusalı, en uysalı, en sessizi. İstanbul'da doğup büyümüş, nispeten varlıklı bir ailenin kızı, ama varlık içinde yokluk galiba daha çok yaralıyor insanı.
Aşağıdaki fotoğrafta en solda arabaya yaslanan annem, en sağda dedem, yanında büyük dayım, önde oturan kadınlardan koyu renk elbiseli olan anneannem. Abisi akordeon dersi alırken çaktırmadan o da öğrenmiş; kızlar çalgı çalmaz diye eve öğretmen çağrılmaz olmuş. Bir yaş büyük ablasıyla Fransız ortaokuluna giderlermiş; teyzem okul yolunda bir çocukla gizlice mektuplaşırken yakalanınca iki kızı da okuldan almış ailesi. Annem liseye bile gidememiş. Kışları Tepebaşı'nda oturur, Kireçburnu'na yazlığa giderlemiş. Kireçburnu o zamanlar Balkan göçmenlerinin yaşadığı bir balıkçı köyü. Annem yazları kızkardeşleriyle arkadaşlık ettiği genç bahriyeli doktoru uzaktan tanırmış. Beyaz üniformasının içinde çok yakışıklıymış. Annem o zamanlar 20, bahriyeli doktor ise 30 yaşında. Genç doktorun ailesi haber göndermiş annemin ailesine, hayırlı bir iş için ziyaret etmek istediklerini söylemişler. Kader bu ya, bir başkası daha varmış annemi istemeye gelecek. Anneannem kaderle dalga geçmeyi severmiş anlaşılan, iki aileyi de aynı gün buyur etmiş, "kim erken gelirse ona vereceğim seni" demiş anneme. Annem yalvar yakar, anneannem nuh diyor peygamber demiyor. Allahtan babam önce geliyor da annemi alıyor... 17 Eylül 1951'de evlenip babamın ihtisası için Ankara'ya gidiyorlar. Zor geçiniyorlar, ama mutlular. O zamanlar için çok ileri görüşlü bir yaklaşımla düzenlerini kurana, biraz rahatlayana kadar çocuk yapmıyorlar. İstanbul'a dönüyorlar. 1957'de ablam doğuyor. Daha yemek odası takımları yokken ablamın müzik eğitimi için eve piano alıyorlar. İki yıllığına görevli olarak Amerikaya gidiyorlar. Döndüklerinde babamın İskenderun'a tayini çıkıyor. Artık annemin 63 model bir Chevrolet'si var, babam kullanmayı bilmiyor, annemse sanki Şöför Nebahat. Orada ben doğuyorum; 10 günlükken yola çıkıp İstanbul'a dönüyoruz, çünkü Deniz Kuvvetlerinde kıdemli albay bir çocuk doktorunun amiral olma ihtimali olmadığını düşünen babam, tanınan haktan faydalanarak erken emekli oluyor. Muayenehane açtığında fakir hastalarından para alamayıp memuriyet hayatını seçiyor; ikinci tur emekli olana kadar PTT Polikliniğinde çocuk doktoru olarak çalışıyor. Kendi okuyamayan annemse, memur maaşıyla önce ablamı, sonra beni yabancı dille eğitim yapan liselerde okutuyor. Ablamın ilgisiz çıkmasından yılmayıp bana piano dersleri aldırmaya başlıyor. Benim yetenekli ve uysal çıkmamı fırsat bilip belediye konservatuarına yazdırıyor. Babam otobüsle işine gidip gelirken arabayla bizleri okula, konservatuara taşıyıp duruyor. Yaz tatillerinde bizleri arabaya doldurup Kuşadası'na, Bodrum'a, hatta bir yaz Avusturya'ya götürüyor (çünkü babam araba kullanmayı öğrenmiyor). Annem babamın paltosunu bozup ablama, onu bozup bana palto dikiyor; aynı elbisenin yakasını, kolunu değiştirip yeniymiş gibi giyiyor. Annem bize sürpriz yapmak için taksitle renkli televizyon alıyor. Annem bizim derslerimiz aksamasın diye eve misafir çağırmıyor, bizi mutfağa sokmuyor. Yandaki fotoğrafta anneannemlerdeyiz, ben 7 yaşındayım. Nemo'nun boyunu kimden aldığı da ortaya çıkmış oldu.
Kendi iyiliğini gözetmemesi, istemediğimiz halde bizim için kendince sürekli fedakarlık yapması, babam melek gibi bir adam olduğu için annemin hayatında sorun yaratmadı; babam her akşam 19'da eve geldi, maaşını alıp evi idare etsin diye anneme verdi, tüm kararları anneme bıraktı. Bir kez tartıştıklarını bile duymadım. Herhalde o yüzden kavga etmeyi hiç bilmem.
Ben lisedeyken ablam evlendi, bir de kızı oldu, annem de bu kez kendini küçük prensese adadı. Ablamlar İzmir'e taşındığında Prenses 5-6 yaşlarındaydı. Ayrılmak öyle zor geldi ki anneme anlatamam...
Sonra ben Genç'le evlendim. Annemlere çok yakın durmadık. Sanırım genç ve bencildik, onlar da Prenses ve ablamlarla meşgul oldu.
Babam emekli olduğunda yılın birkaç ayını İstanbul'da, birkaç ayını ablamların yanında İzmir'de, kalanını yıllardır taksitlerini ödedikleri Bodrum'daki evde geçirmeye başladılar, ama bu sadece bir yıl sürebildi. Babam karnında büyüyen bir kitle farketti; açtıklarında pankreas orijinli habis bir tümör buldular, kanserli doku karın boşluğundaki tüm iç organlarını sarmıştı. Sonun kaçınılmaz olduğunu bilen babam kemoterapiyi red etti, ağrılı olacağı kesin bu dönemi bir an önce bitirmek istedi. 3 ay sonra da bitti. Tam çocuklar evlenmiş, Prenses bile büyümüş, annemle babam başbaşa gezmeye, tüm günü paylaşmaya vakit bulmuşken annem yapayalnız kalıverdi; babamla yıllarca bekleyip sadece bir yaz geçirebildikleri Bodrum'daki evde kalır, kışları da İzmir'de geçirir oldu.
Ben biraz ketumumdur, anneme üzüleceği veya endişeleneceği şeyleri anlatmam. Genç'ten ayrıldığımı, kış vakti bir bayram tatili için iki kız arkadaşımla Bodrum'a gidip yer ayırttığımız moteli beğenmeyerek anneme gittiğimizde öğrenmişti...
Zaman geçip kızının hayatında Mammut devri başladığında annem hala İzmir-Bodrum hattında gidip geliyordu. Ama Nemo doğduğunda herşey değişti. Prenses'in bebekliğinde onu frenleyen babam da yoktu artık. O da kendini tamamen Nemo'ya adadı. Hastaneden evime geldiğim gün yanımızdaydı, 1,5 sene boyunca bir daha da gitmedi. Zaten Mammut hayatımızda misafir gibi; babadan çok, ara sıra uğrayan eğlenceli bir dayı gibi. 1,5-3 yaş arasında annem akşamları evine döner oldu. 3 yaşında benim ısrarımla yuvaya başladığında Cuma akşamları anneanne gecesine dönüştü. Ta ki, Nemo 4,5 yaşındayken ben Mammut'tan ayrılana dek. Sonrasını biliyorsunuz. Ne zaman yerini bulup polisle gidip alsam annemin yüzü gülüyor, aynı gün küçük bavulunu alıp geliyor. Uzak kaldığımız zamanlarda benim moralim bozulmasın diye bana belli etmemeye çalışıyor ama bütün gün ağladığı her halinden belli. "Yok, ölmeyeceğim, daha görecek şeylerim var benim, Nemo'nun büyüdüğünü göreceğim" diyor. Eh, 60'larında gösteriyor ama artık 75 yaşında. Gençliğinin bana çok benzediğini söylüyor, yani yaşlılığımızın da benzeme olasılığı hala var:)

7 yorum:

huysuz ve tatlı dedi ki...

annene benzediğin bir gerçek. böyle bir dirayet ancak anneden alınabilir zaten. sevgiler...

Koyubeyaz dedi ki...

okurken nasil keyif aldim o fotograflardan nasil hoslandim anlatamam... tesekkurler anlattigin icin...

jasmin dedi ki...

Tam ben comment sayfasina bastim kime cektigin belli oluyor demek icin Huysuz ve Tatlinin yorumunu okudum.
Hikayeden cok etkilendim.
Galiba eskiler hep boyle dayanikli oluyor,yoktan var ederek,cocuklarina kendilerini adayarak geciriyorlar hayati;tam rahata erdik derkende canyoldasi gidiyor.
Babaciginin mekani cennet olsun. Annenin ellerinden opuyorum Dory Ablacim, allah onu hayatindan eksik etmesin!!!
Sevgiler...

Gün dedi ki...

Bende katılıyorum tüm yorumlara, böyle ananın böyle dirayetli bir kızı olur işte, anneciğinin ellerinden öpüyorum.

Burcu dedi ki...

Evet aynı annene benziyorsun, babacığın da harika bir insanmış, iyi ki o gün önce onlar gelmişler istemeye.
Ne hikayeler var sende böyle Dory'ciğim. Yazsan roman olur. Seni okurken, ağlıyorum, gülüyorum, bir haller oluyor bana. Ay gelip sarılmak istiyorum ben sana.

dory dedi ki...

Annemin hikayesini sevdiğinize sevindim:) Ayrıca haklısınız, gerçekten de gittikçe anneme daha çok benziyorum galiba.
Burcu'cum, inan, senin içtenliğin de benim içimi ısıtıyor.
Ablası olak nasıl bir şey biliyordum, kızkardeşleri olmak da böyle birşeymiş demek:)

SuGibi dedi ki...

sarılma senası yapalım. bende katılayım. aynen burcu gibi hissettim ben de.