Pazar günü yola çıktık. Saat kurmadan kaçta uyanırsak o zaman, çünkü tatil yavaşlamak demek. Saatimi evde bıraktım. Cep telefonundan kurtulmak mümkün değil. Bilgisayarım ise tatilde oyuncağım.
Eskihisar-Topçular feribotu, Yalova-Bursa, Karacabey sapağına kadar araba yolu biliyor zaten, ama bu kez Shrek kullandı, ben bakındım. Yanda oturunca ne kadar farklı yollar... Yaklaşık 40 kez filan geçmişimdir o yoldan Erdek'e gidip gelirken, koskoca Uluabat gölünü bu kez fark ettim, daha önce hiç görmemişim! Karacabey'den hemen önce Balıkesir'e yol ayrıldı ve güzergah tanıdık olmaktan çıktı. Susurluk'ta yer değiştik, arabayı ben kullanmaya başladım. Edremit'e döndükten sonra yol daha dar, azıcık virajlı harika bir orman yoluna dönüştü, tam benim kullanmayı sevdiğim tarzda bir yol yani. hızlı gitmenin zaten pek mümkün olmadığı bir yol. Ayvalık'a sapana kadar da çok hoş bir yoldan gittik.
Ayvalık'a geldiğimizde arabayla sahilden bir tur attıktan sonra Cunda'ya geçtik. İkimizde en son 25 sene önce görmüşüz Cunda'yı. Ben hatırlamıyorum bile, Shrek ise çok değişmiş buldu haliyle. Sahilde bir otoparka bıraktık arabayı. Yürüyerek biraz dolaştık, birkaç otel ve pansiyona girip baktık, en sonunda sahildeki Ortur Restorant'ın üstündeki odalardan birini tuttuk. Diğerleri belki daha hoştu ama deniz gören balkonları yoktu. Diğerlerinden birinde kalmış olsaydık sabah Shrek uyurken balkonda oturup kitap okuyamaz, aşağıdaki fotoğrafı çekemezdim.

Gördüğünüz gibi Cunda'ya sonbahar değil, neredeyse kış gelmiş gibiydi. Sert kuzey rüzgarları denizi kabartmış, rengini koyultmuştu. Akşam yemeğimizi de Ortur'da yedik. Diğerleri daha bir pırıltılı görünüyordu ama kaldığımız yerin restorantı olduğu için ona iltimas geçtik. Sabah kahvaltımız da pek havalı değildi, ev yapımı reçeller yoktu, ama ben zaten reçel yemiyorum, hatta ekmek de yemiyorum:) Cunda'nın meşhur Taş Kahve'si de hemen kaldığımız yerin yanıbaşındaydı, ikinci çayları orada içtik, fotoğraf çekerek tabii.

Biraz daha dolaştıktan sonra Ayvalık'a geçtik. Sokak aralarında fotoğraf çekerek dolaştık. Sizce de aşağıdaki ehliyet tabelasındaki kız Gilmore Kızları'nın Rory'si değil mi?

Meşhur Güler Tatlıhanesi'ni bulup lor tatlısı ve sakızlı kurabiyenin tadına bakmadan olmazdı. Bu deneyim uğruna karbonhidrat bile yerdim. Sahile çıkan yürüme yolu üzerinde Güler Tatlıhanesi tabelasını gördük, ama kapısında da Yeni Güler yazılı bir tabela vardı. Yoksa, bu da esas Güler'in yanında işi öğrenmiş, onun ününden yararlanmaya çalışan bir kopyacı mı? Öz Güler, En Hakiki Güler gibi bir durumla mı karşı karşıyayız? Bu şüpheyle bakınırken Shrek oradan geçen, efendi görüntülü yaşlıca bir çifti durdurup "Güler Tatlıcı'sını biliyor musunuz?" diye soruverdi. Onlar da birbirlerine bakıp, "bilmem ki, o nerede acaba? sen biliyor musun?" diye birbirlerine sordular, oysa hemen önünde duruyorduk. Sonra kadın 10m ilerdeki bir yeri işaret ederek "ben bir şey alacağım zaman İmren'e giderim, en iyisi oradadır" dedi. "Aa" dedik, "halbuki İstanbul'da bilineni Güler". Kadın "gazetede filan mı okudunuz?" diye sordu, "eh, öyle sayılır" dedik. Sonra da "madem öyle, biz de İmren'i deneyelim, onun hakkında yazarız" deyince "gazeteci misiniz?" diye sordu, "yok, internette artık herkes yazıyor" dedik ve İmren'e doğru ilerledik.

Lor tatlısı çok güzel, ama höşmerim dedikleri tatlı bence çok çok daha güzel. Tepsiye iki parmak kalınlığında dökülmüş, dilim dilim kesilerek servis yapılıyor. Susurluk'ta yediklerimden çok farklı, çok hafif, çok güzel. Sakızlı kurabiyeleri ise çay yanında daha sonra yemek üzere yanımıza aldık. Geçerken Güler'e de baktık; küçücük dükkan o kadar kalabalıktı ki zor yetişiyorlardı. Ben oradan da alalım, kıyaslarız dedim ama Shrek "istersen çift kör plasebo kontrollü klinik çalışma yapalım" diye dalga geçince vazgeçtim. Zaten karbonhidrat komasına girmezsem iyidir. Onun yerine fotoğraf turuna devam ettik.

Öğleyi biraz geçe Ayvalık turunu kesip İzmir'e doğru yola çıktık. Bergama'dan geçerken Akropol'e çıkmaya karar verdik. Shrek daha önce çok gelmiş ama ben geldiysem bile hatırlamayacak kadar küçüktüm herhalde. Onun dediğine göre bu kadar güzel bir zamanı kolay kolay bulunmazmış; hem güneşli, hem serin, hem kalabalık değil. Oysa ben hep böyle hatırlayacağım:) Burayı gezdikten sonra bir kez daha hayret ediyorum, Almanların koskoca Zeus Tapınağını kaldırıp Berlin'e götürmüş olmalarına, orada yeniden inşa edip Berlin'deki Pergamon Müzesi'nde sergiliyor oluşlarına şaşmamak mümkün mü? Bir yandan milliyetçi bir damarım kabarıp "nasıl yaparlar, burada olmalıydı" filan diyor ama öte yandan yüz yıl önce değerini bilip korumak, sergilemek istemişler, belki de hak ediyorlar diyorum içimden. En azından üstüne yazı yazıp ortasına tuvalet yapmıyorlar, Sümela gibi mahvetmiyorlar.